Ceza bazen ödül müdür?

İlkokuldan, 10 öğrencili bir köy okulunda, beş yılda beş öğretmen değiştirerek, yarı okur yazar düzeyde mezun olmuştum.

Şimdiki ücretli öğretmen durumu gibi eskiden de vekil öğretmenlik uygulaması vardı.

Özellikle ücra köylere atama yapılamadığında ihtiyacı karşılamaya dönük vekil öğretmen gönderilir; gönderilenler gittikleri yeri beğenmediklerinde genellikle yıl ortasında bırakıp giderlerdi. Ne zaman yenisi gelirse…

Dördüncü sınıfta köy okulumuza kadrolu gelen öğretmen de olmasa muhtemelen okuma yazmayı öğrenemeden mezun olacaktım.

Şehir merkezinde ortaokula başladığımda büyük küçük harfleri tam olarak ayırt edemediğim için berbat bir yazım ve heceleme düzeyinde okumam vardı (şimdi olsa akademik gerilik, öğrenme güçlüğü, dil becerilerinde zayıflık, sosyal becerilerde eksiklik vs bilumum nedenlerle tanılanır “özel gereksinimli” öğrenci olurdum muhtemelen). Neyse ki 63 kişilik bir sınıfta olduğum için akademik başarısızlığım arada kaynayıp çok da fark edilmeden durumu toparlamaya çalıştım uzunca bir süre.

Orta okula başladığım ilk günü tüm ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Köyden indim şehre şaşkınlığıyla kocaman bir okulda çok zor bulduğum sınıftan, 3. derste müdür yardımcısı gelerek başka bir şubeye almıştı beni, diğer iki öğrenciyle birlikte.

K şubesinde başladığım ilk günden ne olduğunu anlamayarak, G şubesine transfer olmuştum bir anda. (Sınıfların sayılarını eşitlemeye çalışıyorlardı sanırım, neyse ki 3 yıl aynı şubede devam ettim).

Okulun ilk günü G şubesinin ilk iki ders Türkçe dersiymiş ve öğretmen İstiklal Marşı’nın deftere yazılması ödev olarak vermiş (tabi benim ve benimle birlikte gelen 2 kişinin bundan haberi olmadı.

Daha ilk gün, altmış küsür öğrenciyle tanışmışsın, kendini tanıtmışsın, derse başlamışsın, ödev bile vermişsin, nasıl bir öğretmenlik aşkıysa artık varın siz düşünün.

Birkaç gün sonra tekrar Türkçe dersi var, öğretmen sınıfa girdi, sıraların aralarını gezerek ödev kontrolüne başladı; orta sıralarda bir öğrenciye elinin tersiyle bir tokat attı “bir daha ödev yapmadan gelmezsin” diye söylenerek.

Tabi sıra bana da geldi, bakıyorum öyle saf saf; çıkartmışım tertemiz defterimi, yeni kaplı bir defter, kitabım kalemim her şeyim tam, bana da bir tokat attı tabi. O gün sınıfta 6 kişi yapılmayan ödev nedeniyle tokatta aldı nasibini.

Ödev ne, ne oluyor anlayamasam da öylece kaldığımı hatırlıyorum ve ne kadar çok utandığımı….Ömrü hayatımda yediğim tek tokattır ve bir daha asla böyle bir şey olmadı, çünkü yıllarca hiç ödevimi yapmadan okula gitmedim hatta seksen kere kontrol ediyordum o zamanlar.

Aylarca öylece iğreti şekilde devam etti Türkçe dersleri, sonra o öğretmen okulda müdür yardımcısı oldu. Yerine muhteşem güler yüzlü, sevgi dolu, ödev kontrolünde tokat atmayan başka bir öğretmen geldi. Sonrası uzun bir hikaye…

Eğitim fakültesinde öğrenciyken hatta öğretmenliğimin ilk yıllarında birkaç defa karşılaştık -uzun yıllar idarecilik yaptı- bu konuyu esprili bir dille hatırlatmaya çalışsam da gülüp geçtik üzerinden.

Sonra çeşitli zamanlarda ben bu olayı çok anlattım. Bu tokat benim psikolojimi bozmuş mudur, okuldan soğutmuş mudur, travma yaratmış mıdır, ne tür bir etkisi olmuştur,, vs sorular sorarak kullandım bunu.

O gün yediğim o tokat, bende utanç duygusuyla birlikte asla ödev yapmadan okula gitmemem gerektiğini kalıcı olarak öğretmişti -kalıcı öğrenme dedikleri bu olsa gerek.- Bilemesem de anlayamamış da olsam tamamlamaya dönük hep bir çabam oldu ödev konusunda.

Nefret ettiğim anlarda bile yapmaya çalıştım.

Şimdi burada tokat ceza mı olmuştur yoksa ödül mü.

Bu yazıya başlama nedenimde aslında sabah sosyal medyada gezinirken bir paylaşım gördüm şöyle ki “ babam benim sigara içtiğimi farketmiş anneme “ben konuşmayayım elimden bir kaza çıkar” sen konuş tatlı dille hallet” demiş, annemde beni hortumla dövmüştü” diye esprili bir paylaşım yapmış birisi.

Yorumlar kısmında sormuşlar daha sonra sigara içtin mi diye, ne kadar doğru bilemiyorum tabi ama “yok demiş bir daha hiç denemedim bile”…

Bunu okurken benzer şeyleri çok duyduğumu hatırladım; “ babam cebimde sigara bulmuştu iki tokat attı bir daha elimi sürmedim, arkadaşımın kalemini almıştım, annem terlikle kovaladı bir daha tövbe” falan 

Şimdi burada ki tokat olayı da ceza mı? yoksa ödül mü? olmuştur yaşamın ilerleyen yıllarında diye düşünüyor insan.

Ve bazen verilen cezalar- ki asla fiziksel cezayı meşrulaştırdığım düşünülmesin- ileriye dönük ödül olabilir mi diye düşündürüyor insanı.

Yani kişiyi bağımlılıktan kurtarmış olabiliyor veya sorumluluk sahibi yapabiliyor ya da ciddi bir yanlıştan döndürüyor gibi .

İşin özü neyi nasıl yorumladığımız; yaşanılan her ne olursa olsun nasıl bir pay çıkardığımız aslında. Hangi yaşta olursak olalım, başkasının bize yaptığından çok kendi yanlışımıza odaklanmak, o an için haksızlığa uğramış bile olsak “ evet orada benim hatam da şuydu, ben de bunu yapmalıydım veya yapmamalıydım” diye kendine dönük sorgulamada doğruya yönelmek…

Yaşanılan tatsız bir olayda olsa, kendini farketmek aslında…

Hayatı ileriye doğru yaşasak da geriye dönüp baktığımızda anlayabiliyoruz ve bazen cezalarda hayra yön olabiliyor sanırım.

Selametle 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Nermin Elmas - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak NetGaste Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan NetGaste hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler NetGaste editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı NetGaste değil haberi geçen ajanstır.