Şenlik bitti

"Eğer dostlardan müfarakat olmasaydı, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki, gelsin, alsın."

Said Nursi, bu cümlenin geçtiği Yirmi Altıncı Lem’a, On Üçüncü Rica’da, vatanında ölmek istediği için gençliğinin şehrine dönen bir yolcunun, memleketi Van’da, yanmış, yıkılmış evleri görünce yaşadığı inkisarı anlatıyor.

“Hem Ermeni mahallesinden başka Van’ın bütün Müslümanlarının haneleri tahrip edilmiş gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki binler gözüm olsaydı beraber ağlayacaktı.”

Kalbimiz derinden sızlasa.

Binler gözümüz olsa.

Aslında çok acı, ne çok acı.

“Eskiden beri şairler şiirlerinde, ahbaplarıyla görüştükleri menzillerin mürur-u zamanla harabegahlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İki yüz sene sonra gayet sevdiği dostların mahall-i ikametine uğrayan bir adamın hüznüyle hem ruhum hem kalbim gözüme yardım edip ağladılar.”

Bir şenlikten, bir şenliğin bitişinden söz ediyor Üstad.

“O vakit, gözümün önünde harabezara dönmüş yerlerin, gayet mamur ve şenlikli ve neşeli ve sürurlu bir surette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın en tatlı bir hayatta tedris ile kıymettar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahatı, birer birer sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gider tarzında, hayali gözümün önünde epey zaman devam etti.” diyor.

Harabegahlara ağlayan şairlerden biri, “Otuz Beş Yaş” şairi.

“Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız; / Hatırası bile yabancı gelir. / Hayata beraber başladığımız / Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; / Gittikçe artıyor yalnızlığımız.”

Ayakları suya ermenin yaşla bir ilgisi var.

“İnsan yaşıyla değil yaşadığıyla büyür” diye yazdığımda, ilk kitabım “Güneş Bizi Geçemez” 1991’de yayımlanmıştı. On sekiz yaş cesaretinden, cehaletinden demek daha doğru, kitapta böyle daha nice irice laf var.

Büyüdükçe küçülüyoruz yahut küçüklüğümüzü idrak ederek büyüyoruz.

Selahaddin Şimşek’in (Ş.) sandığımız, şüphesiz onun da kendisine ait zannettiği ama Peyami Safa’nın olduğunu sonra fark ettiğimiz “Zaman insanları değil armutları olgunlaştırır.” cümlesinden yola çıkmış olmalıyım.

Aklımız da yaşımız da küçüktü ama biz yola çıkarken başımızda büyüklerimiz vardı.

Küçükten başlamak demek aslında büyüklerden başlamak demektir.

Selim Gündüzalp, anlattıklarıyla, okuduklarıyla büyüklerden başlatmıştı bizi. Selahaddin Şimşek zaten daima öyledir. Eğilip su içmemizi söyledikleri kaynaklar, büyük dağların zirvelerindeki pınarlardı, pırıl pırıl dereler, ırmaklardı. Yoksa nereden bilecektik Said Nursi’yi, Van’ı, harabegahı, şenliği?

Bırak yüce dağların çeşmibülbül pınarlarına eğilmeyi, bir eski çeşmeden hadi o değilse evimizin musluğundan avuç avuç, kana kana su içmek bile ne büyük bir eğitim, bir görgü, bir beslenme imiş. Plastik damacanalar, pet şişeler devrinde bunu idrak etmek hazin. İnsanlığımız da bu nevidendir. Dostluklarımız da.

Tekrar ediyorum ama farkındayım. Tekrar iyidir. Tekrar, akan suya ağzını dayamak. Su süreklidir, akar, hapsedilmemiştir. Tekrar, biteviye tekrarlamak değildir, alışmaktır, sahiplenmektir. Aynı olanda değişeni bulmak. Onunla birlikte akmak. Hemdem olmak. Hemhal olmak. Tekrar gibi görünür belki ama, dua tekrarı, zikir tekrarıdır anma, yad etme. Tekrar, yad etmektir. Yeknesak başka. O gevelemek.

Ağzımızda geveleyip duruyoruz hayatı.

Oysa kelimeler yaşıyor. Bazen anlar gibi oluyoruz, içimizde serin, narin, temiz taze bir rüzgar dolanıyor.

Bir kelimenin anlamıyla hemhal olmuşuz demek. Der demez, hemen kaybediyoruz.

Farkındalık diyorlar. Çiğ, çok çiğ.

Behçet Necatigil’in “Kilim” şiirindeki “üzüm çöpleri”yle, “armut sapları”yla anlattığı “çok çiğ çağ”daki çiğlik.

Peyami Safa dediydim, rastlantıya bakın, belki de değildir, 2 Nisan’da doğmuş “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” müellifi. Bu 2 Nisan dursun aklımızda. Andığımız cümlesinin tamamını okuyalım. “Tecrübe, yaşlanarak değil, yaşayarak kazanılır. Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır.”

Ş. benzer bir özdeyiş söylüyor. Benzer hatta ikiz. “Yaşlanarak değil yaşayarak kemâle erilir. Zaman insanları değil armutları olgunlaştırır!”

Peki, dönelim 2 Nisan’a. Peyami Safa’nın doğum günü 2 Nisan, Selahaddin Şimşek için ölüm günü olmuş. Gör ki Hakkın işleri.

Kelimelerle yaşadılar, kelimeleriyle yaşıyorlar. Belki bizden daha çok hayattalar. Anlam yaşıyor çünkü, hep yaşar. Kelimeler yaşıyor, kelimeler hayattar.

Fakat nisanın zalim bir yanı da var. Zalim dediğim, görünüşte. Her keder gibi.

“En zalim aydır nisan” diye başlar T. S. Elliot’un “Çorak Ülke” şiiri.

“En zalim aydır nisan, çıkartır / Leylakları ölü topraktan, karar / Bellekle arzuyu, karıştırır / Kasvetli kökleri bahar yağmuruyla.”

Selim Gündüzalp’in sevgilisine götüreceği sözleri derlediği kitaplarla dolu çeyizini sakladığı haclegahına beni götüren sınıf arkadaşım Engin Gündoğar’la Erenler Kabristanında bir nisan sağanağındaydık, kasvetli köklerimiz hayatla ve ahiretle yeni bağlar kuruyordu, dostluğumuz bahar yağmurlarının altında ıslanırken.

Eczacı Engin, ablasını sakladı toprağa. Yine bir nisan günü uğurladığı babasının yanına. Bir kere daha suya eriyordu işte ayaklarımız, “yaklaşıyor yaklaşmakta olan” duygusuyla.

Çağrı filminin herkesi sarsan bir sahnesi vardır mutlaka. Kimine çölde tek başına aslan avına çıkan Hz. Hamza’nın at üstünde kum tepeleri arasından çıkagelmesi, Müslümanlara zalimin gücüyle eziyet eden Ebu Cehil’e elindeki yayla erkekçe vurarak haddini bildirmesi etkileyici gelir, kimine Necaşi’nin “Onların bir tek Allah’ından bu kadar güzel sözler çıkarken sizin üç yüz tanrınızın dili mi tutuldu?” diye sorması. Bazısına Hz. Bilal’in ilk ezan okuduğu yer, bazısına Hz. Hind’in Mekke’yi kuşatan Peygamber ordusunun pişirdiği taze ekmek kokusunu içine pişmanlıkla çekerek kocası Ebu Süfyan’la konuşması. “Kapımızı zorlamadı.” Ebu Süfyan cevap verir: “O kalplere hükmediyor. Taş duvarlara değil.”

Benim Çağrı’mda başka bir sahne bütün filmin fonunda durur hep.

Muhammed Mustafa’nın (sav) koruyucusu sevgili dedesi Şeybe, Haşim oğlu Abdülmuttalip, Mekke panayırı sona erdiğinde Kabe’ye, Kureyşi dağlara, uzaklara bakarak mırıldanır: “Büyük şenlik bittiğinde hep böyle hüzünlenirim. Bir dahaki sefere belki göremem diye.”

Şenlik bitti diye mırıldanırken bulurum ben de kendimi bazen. Dostlarla müfarakat olmasaydı derken.

Uzun süre yazmayınca olur böyle. Bir de yaşlandıkça. Neyi anlattığınızı bilemezsiniz. Hep başka sözler, mısralar, lafa giriveren patavatsız misafirlere döner cümleler, anılar.

Yazmak, tütün iptilası gibidir. Bırakalı ne kadar olursa olsun, daha ilk cümlede tıpkı o dumanlı nefesi tekrar içine çekmenin alışkanlığıyla sanki hiç bırakmamış gibi olursun.

Olsun. Tekrardır. Tekrar susamak ve su içmek gibidir. Bu dahi güzeldir. Sait Faik ustanın hikayesinden alalım bunu da. İlk okuduğumda Engin’le aynı sıralardaydık. Lise’de, Edebiyat dersinde. Sevim Hoca “Sen oku” demişti, okumuştum.

“Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten… Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir «hişt hişt» sesi gelmedi mi fena.”

Ne güzel insanlar gelmişler girmişler hayatımıza, ne güzel şeyler öğretmişler, katmışlar, karmışlar.

İnsan insanla çoğalır. Gülümsemesiyle. Koluna girmesiyle. Gönlüne girmesiyle.

Allah insana insandan görünür. “Allah’a hediye vermek isteyen kuluna versin” diyenlerden öğreniyoruz.

Üremeyi böyle anlatmıyorlar. İnsanın çoğalması budur bana kalırsa. İnsan böyle böyle “Allahlı” olur. Allahsız kalan insan, önce insansız kalmış insandır.

Nevin Arıduru’nun cenaze merasimine gelenler taziyeden sonra yine hayatlarına dönerken sarıldığımızda, Engin’in kollarımı sıkarak içine içine ağlaması hatırlattı bunları. Yoksa yazacak değildim.

Ne yazayım? Neşe yok, dedim. Sonbahar, dedim. Çiçek, dedim. Çocuk, dedim. Okumak, dedim. İstanbul, dedim. Deniz, dedim. Bulutlar, dedim kaç kere. Ne yazılır ki? Söylenmemiş söz kalmamış bir güneşin altında?

Şenlik bitti.

Söyleyeceğim, yazacağım budur nihayet.

Fakat insan varsa, mütehammil ve mütevekkil sarılıp kollarını sıkarak sessiz sessiz ağlayan bir arkadaşın varsa, şenlik bitti diyecek kadar bir can şenliği kalmışsa içinde, “Hoşça bak zatına” diyerek bakıyorsan kendine, insana, dünyaya, hayata, ölüme, ne gam.

Yoksa şenlik gerçekten biter.

Çünkü ölüm değildir hayatı acılaştıran. Yaşamamış olmaktır, yaşamıyor olmaktır, hayata, insana, cana değen yerlerinin azalmış, kurumuş, körelmiş olmasıdır.

Şenlik bitti ama bir dahaki sefer için.

Asıl büyük şenlik için.

Canlar canına kavuşacağımız mahşer şenliği için.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Cihat Zafer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak NetGaste Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan NetGaste hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler NetGaste editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı NetGaste değil haberi geçen ajanstır.

01

Emel Demi̇r - Ne güzel insanlar gelmişler girmişler hayatımıza, ne güzel şeyler öğretmişler, katmışlar, karmışlar.

İnsan insanla çoğalır. Gülümsemesiyle. Koluna girmesiyle. Gönlüne girmesiyle.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 08 Nisan 23:55


Anket Sizce erken seçim olur mu?