GEÇMİŞLE ÖVÜNMEK DEĞİL YARINLARI KURMAK

Yaptığım tarifler hiçbir şehir için, hiçbir yer için tam olarak geçerli değil. İstanbul da keşke benim anlattığım gibi olsa tam olarak. Adapazarı da. Onları ben kuruyorum biraz da. Öyle olmalarını istiyordum, istiyorum, bölük pörçük gerçeklerden herkes için faydalı bir hakikat kurmaya uğraşıyorum. “Okumayı olumlulandırmak” dediğim şey.

Bambaşka taraflarını da yazabilirdim İstanbul’un, Adapazarı’nın. Kime faydası olacaktı bunun?

Anlattığım Adapazarı’nda, İstanbul’da her şey güllük gülistanlık mıydı? Elbette değil. İstanbul’da da değildi. Mehmet Akif’in “Küfe” şiirini okuyun, “Safahat”ı okuyun, ne demek istediğimi anlarsınız.

İlginç değil mi? Mehmet Akif, Halit Ziya Uşaklıgil, Aşkı Memnu’nun yazarı, Abdülhak Hamid, Şairi Azam, Makber şairi, Mithat Cemal, başka meşhurlar da var farklı fotoğraf karelerinde, bunlar büyükelçilik yapmış adamlar, Mithat Cemal Beyoğlu Noteri, mebusluk yapmış, Halit Ziya köşkte yaşıyor, Abdülhak Hamid Teşvikiye’de apartmanda yaşıyor, ipek halılara basıyor, kalburüstü adamlar, pantolonlar ütülü, ceketlerin kumaşı, kupu yerinde, gömlekler kolalı, yelekler tastamam, kravatlar ipek, fakat ayakkabılar yamuk yumuk, ya eski ya toz, toprak, çamur içinde. Yol yok, yol. Kaldırım yok İstanbul’da.

Gerçeğin iki kaşının ortasına bakabilmemiz lazım.

Yerli otomobil, iha, siha, denizaltı yapıyoruz ama hala belediyelerin en övündüğü hizmet asfalt. Dök dök bitmiyor arkadaş, ne kadar boşluk varsa, düşünün artık.

Otuz yıldır İstanbul’un en mutena, şehircilik bakımından en avantajlı muhitinde yaşıyorum, burada yok doğru dürüst kaldırım. Şehir yıprak, yorgun, İstanbul bir yandan çöküyor, taşıyamıyor bu kadar yükü, bir yandan yeni belediyeler granit kaldırımlar yapıyor. Çelişki diz boyu.

Kentsel dönüşüm, yapılması gereken yerde değil, en son yapılması gereken yerde yapıldı, Erenköy’de, Suadiye’de yapıldı. Gecekondu bölgelerini, çöküntü bölgelerini, periferide yıkık dökük yerleri kentsel dönüşümle rehabilite edecek olan TOKİ, gitti yeşil Bursa’nın orta yerine hançer gibi sapladı beton kuleleri. Her yerde bir müteahhit enflasyonu başladı. Nasıl bir tatlı kazanç getirdiyse artık beton.

Sonunda Erdoğan, “İstanbul’a ihanet ettik” dedi. Ne kadar acı. İstanbul’u gelmiş geçmiş bütün siyasiler içinde tartışmasız en çok seven, ona en çok hizmeti geçmiş lider söylemek zorunda kaldı bunu.

Bazen şakayla karışık, dünya tarihi ikiye ayrılır diyorum, bir Türklerin betonla tanışmasından önce, iki Türklerin betonla tanışmasından sonra.

Erdoğan’ın bile söz geçiremeyeceği kadar sağlam çıktı beton. O kadar sağlam.

Yakın zamanda, Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı” programıyla Balkanlara gitme fırsatım oldu. Orada, Mostar’a yakın bir Türk köyü var, Poçiteli. Bozulmadan kalmış bir köy, adeta zaman içinde donmuş bir Osmanlı köyü. Gezinin arşivi için orada bir röportaj yaptılar benimle. Youtube’da o röportaj var, dinlemenizi isterim. (http://www.tyb.org.tr/kultur-kervanindan-izlenimler-cihat-zafer-34321h.htm)

Poçiteli köyünü bizim gibi ziyaret eden her ülkeden insan vardı orada. Evlere baktım, Arnavut kaldırımlı sokaklara, ağaçlara, kıyısındaki ırmağa, insanların bu küçük Osmanlı köyüne hayranlık duyarak fotoğraflar çekmelerine ve şunları söyledim.

Poçiteli’de bize güzel gelen şey, bizi kendine hayran bırakan şey, eskiliği değil. Eski olması, bozulmadan kalması değil Poçiteli’yi güzel kılan. Kendi döneminin yenisi olması. Kendi döneminin, modasının, zevkinin ilerisinde olması.

Kendi çağını geçemeyen, aşamayan her yapı, her kurum yenilmeye, geride kalmaya, fakirliğe, cehalete, kavgaya mahkum.

Mostar’daki Osmanlı köyünü güzel yapan, değerli yapan şey, eskiliği değil, kendi zamanının yenisi olması, kendi çağının ilerisinde olması. Yani çağının varlık neşesini yansıtması.

Bakın, bizde, yani Osmanlı, Türk, Anadolu, İslam ortak kültüründe acının ve kahramanlığın her türlüsü var. Acının ve kahramanlığın her türküsü var. Neşe yok. Bize bir neşe lazım. Poçiteli’yi o devirde kuran neşe.

Acıdan bir medeniyet kurmak mümkün değil. Acıyı kutsayarak bir medeniyet kuramayız. Hayat acılarla dolu ama onu katlanılır kılan neşedir. Medeniyet kurucu olan değer de neşedir.

Ebû’l-Hasan Harakanî Hazretleri “Türkistan’dan Şam’a kadar kimin parmağına diken batsa, benim parmağıma batmıştır, kimin ayağına taş çarpsa benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” diyor.

Semerkandi Hazretleri, “Yeryüzü ve gökler adaletin üzerinde durur” diyor.

Bu şehirler fethedilirken hangi neşe duyulduysa, o neşeyi yeniden duyabilmek.

Bu evler yapılırken hangi adalet duygusu hakimse o adalet duygusunu yeniden hakim kılabilmek.

Hamaset hastalığından bir an evvel kurtulmalıyız. Bizim işimiz geçmişle övünmek değil yarınları kurmaktır. Yarınları acı değil neşe kurabilir ancak.

Yaşama neşesi, insan olma neşesi, okuma, anlama neşesi, yazma neşesi. Acıyı ve neşeyi bölüşme neşesi. Dünyayı, tabiatı, insanı sevme neşesi. Nefes almanın kıymetini bilme neşesi. Başkalarının değerini bilme neşesi. Birbirimizi sevebilme neşesi.

(Engin Arapoğlu’nun 17 Ocak 2019’da yayımlanan röportajından alınmıştır.)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Cihat Zafer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak NetGaste Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan NetGaste hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler NetGaste editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı NetGaste değil haberi geçen ajanstır.



Anket Gabak Evi'nin Yeri ve Şeklini beğendiniz mi?