• BIST 94.887
  • Altın 245,468
  • Dolar 6,3495
  • Euro 7,4057
  • Sakarya 19 °C
  • Kocaeli 19 °C

Türkiye Dünyanın Vicdanıdır

Cihat Zafer

Uzun hikayedir. Delikanlı, köyün hemen yakınındaki değirmende sevdiği kızla buluşur. Olmazlara saplanmıştır aşkları. Çaresizdir çocuklar. İki kelam edemeden akrabaları gelir kızın. Yavrucak ürker. Söz olacak, der kız. Sen dur burada, der oğlan. Kızı tek başına bulurlar akrabaları. Kimse yoktur yanında. Delikanlı sırra kadem basmıştır. Bulunmaz. İşin hakikati çok sonra anlaşılır. Atıvermiştir değirmenin altındaki suya kendini. Çağıldak derenin dibindeki sazların köklerine sımsıkı tutunmuştur. Cansız bedeni suyun üstüne çıkmasın hemen. Sevgilisine laf gelmesin.

Pavese “Günleri değil, anları hatırlarız” diyordu. Afrin’e giden tankın üstündeki delikanlı, “Ailene söylemek istediğin bir şey var mı” diye soran muhabire, beklemesinler, diyordu ya, bunu hatırladım.

Değirmendeki delikanlıyı ilk duyduğumda yaşım aşkla ilgilenmeye müsaitti. Fakat bir meselemiz vardı daima. Türkiye. Yahut dünyanın vicdanı. Okuyorduk. İslamcılık, milliyetçilik, vatan, özgürlük, kalkınma ve tabii adalet, en çok adalet, siyasi olmaktan çok aşkla ilgiliydi bizim için. Aşkla seviyorduk Türkiye’yi. Aşkla okuyorduk. Aşkla yazıyorduk. Abilerimiz de öyleydi. Kahvehanelerimiz vardı. Hepsi bu. Eski püskü, duman altı. Çay içiyorduk konuşmaktan fırsat buldukça. Gözlerimizin içine bakıyorduk. Kalplerimiz zaten birbirimizin avucunun içindeydi.

Gazali okuyorduk. Seyyid Kutub, Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Seyyid Hüseyin Nasr, Guenon. ‘Gariplerin Kitabı’nı okuyorduk Ian Dallas’ın. Çöle gidiyor, Şazeli oluyordu, Abdülkadir Es Sufi oluyordu. ‘Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler’ okuyorduk, ‘Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı’ ve ‘Vakti Kuşanmak’ sonra İsmet Özel. ‘İrtica Elden Gidiyor’ diyordu, ‘Taşları Yemek Yasak’. Sezai Karakoç okuyorduk, incecikti ‘İslam’. İncecikti şiirleri gibi. “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer” den söz ediyordu, “Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar”dan, “Köklerini geri çağıran bir çınar”dan. “Merhamet adlı bir çınar”dan.

Diyeceğim, Türk bu dünyayı şiirle anlar. Çünkü şiir akılda kalmaya değerdir. Her Türk gibi yani Rumeli’nin bu tarafındaki herkes gibi, Türkiye’yi düşündüğümde böyle bağımsız fragmanlar geliyor gözümün önüne. Bağımsız. Müstakil. Fakat hep birbiriyle bağlı. Hep Türkiye’yle, hep aşkla. Siyaseti de, dünyayı, Doğu’yu, Batı’yı bu küçük anı parçacıklarıyla, bazen bir kitap adı, bir şiirden bir mısra yahut bu paragraflarla düşünmek, anlamak gibi garip bir tarafımız var. O kahvehanelerden kalma bir alışkanlık belki de.

Yılbaşı gecesiydi. Bosna’da savaş vardı. Kahvehane yoğundu. Kimdi, içeri yalnız kafasıyla girdi de “Müslümanları boğazlıyorlar” dedi. Bir el bombası atar gibi son sözünü söyledi gitti. “Nasıl? Eğlenceli mi bari yılbaşı özel programı?” Kalktık, çıktık Yenicami’de asma altındaki külüstür kahvehaneden. Bulvar’da kol kola yürüyoruz. Yer buz. Gök ayaz. Yüreğimizin sıcağından kar eriyor üşüyen ayaklarımızla yere bastıkça. Selahaddin Şimşek ölmemiş. Sadık Canlı hayatta. Emniyet kameraları yüzlerimizi kaydediyor defalarca. Durmuyoruz o gece. İçimizde bir delikanlı umut. Bir gün belki?

Çanakkale’yi biliyoruz. “Bir hilal uğruna Ya Rab ne güneşler batıyor.” Milli Mücadele’yi biraz daha yakın. “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda.” Şimdi yine düşünüyorum da, Türkiye’yi kanayan bir vicdan olarak anlamışım hep. Çamurun içinde çarık, çatlamış eller ve yine de ve daima yüzlerinin bütün kırışıklarıyla gülen taşralı garipler. Demem o ki, Cumhuriyet’in ilk yılları da yokluklar içinde geçti. Biliyoruz. Sonraki dünya savaşını da karartma geceleri ve karneli ekmek yıllarıyla atlattık. 60’ları Menderes’i darağacına götüren ilk darbeyle karşıladık. Sonrasında da kim bilir kaç kuşak, darbelerin, faili meçhullerin, her görüşten insana zulmün canlı şahidi olarak yaşadık. Okuduklarımızdan aklımızda kalan, Necip Fazıl’dan Ahmed Arif’e, Attilâ İlhan’dan Nâzım Hikmet’e hep aynı acının şiiriydi.

Fakirlik tamam. Dış mihraklar tamam. Peki bu kadar sağduyulu, bu kadar hoşgörülü, bu kadar cevval bir millet nasıl bu kadar kelepçeli bir hayat sürüyordu?

Sokağa çıkma yasaklarının, olağanüstü hallerin, devrim konseylerinin, üniformalı bir idarenin soğuk yüzüyle ne kadar yaşanabilirdi? Bin yıl sürebilir miydi postalın, kasaturanın eziyeti? Üstelik Türkiye’yi bir gün zengin ve güçlü görmek ortak hayalimizdi.

Sağcısı da solcusu da hatta futbolcusu da bir yere kadar birbirine muhalifti aslında. Türkler çay içtikleri sürece, bir yere kadar düşman olabiliyorlardı birbirlerine. Zengin ve güçlü Türkiye kadar özlenen bir başka hayal de vatandaşlarının özgürce yaşadığı, gerçekten özgür ve saygın bir Türkiye’ydi. Ne ki bu hayalin gerçekleşme ihtimali ufukta belirdi, pek de müttefik olmadıklarını belli ediverdiler dostlarımız. Türkiye bir yere kadar gidebilirdi.

Selahaddin Şimşek “Her sonuç başlangıcının içindedir!” demişti. Bu topraklar, yüzyıllar boyu, “Yaratılanı Yaradan’dan ötürü seven” insanların kanı, gözyaşı ve teriyle sulandı, bereketlendi. Bugün de, sadece bölgesinde değil, gönül coğrafyalarının tamamında güçlü, güvenilir, saygın… Bel bağlanan, umut bağlanan bir Türkiye’nin en önemli gücü, devlet ve vatandaş buluşması, kaynaşmasıdır. Devlet, insanla büyür. İnsan, adaletle, özgürlükle, huzurla. Devlet Türk’ün devletiyse bir de izzet ister, haysiyet der. Hep demiştir. Neydi Ömer Seyfettin’in hikâyesinin adı? ‘Diyet’ de olur ama benim aklıma gelen ‘Pembe İncili Kaftan’.

“Aç gözlülüğü, tamahkârlığı, hırsı yüzünden her önüne gelenin tokadını yiyene Türk demezler. Türk ona derler ki; onun korkusundan dolayı hiçbir eşkıya, bir kasabadan haraç kesmeye kalkışamasın.” Hz. Mevlânâ böyle buyurmuş Dîvân-ı Kebir’de.

Anadolu barış uygarlığının manevi kurucusu Hoca Ahmed Yesevi’den, Gönüller Sultanı Mevlânâ Hazretleri’ne, Sultan Fatih’in Hocası Hz. Akşemseddin’i yetiştiren Hacı Bayram-ı Veli’den Türkçemizi anne sütü temizliğiyle bize aktaran büyük veli Yunus Emre’ye, Hz. Harakani’den Ahmed-i Hani’ye, Hacı Bektaş’tan Said Nursi’ye kim varsa, bu günler için emek verdi, eser verdi. Gönüllerimizi mayaladı, ruhlarımızı terbiye ettiler. Osman Gazi’ye nasihat eden Şeyh Edebali’nin, milletin devlet, devletin millet için ne anlama geldiğini, medeniyet çizgimizin kopmadan devam ettiğini anlatan sözleri, ortak geleceğimizin de teminatı. “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!” düsturu şimdi Misak-ı Milli sınırlarına sığmıyor. Türkiye bir yere kadar gidebilir diyenlerin bu kaçıncı inkârı tarih denen hakikati? Türk yürüdü mü uzun yürüyor.

Türkiye kanayan bir vicdan değildir yalnızca. Türkiye fedakârlıktır. Türk yetimlik nedir bilir. Nerden bilir? Şehidi çok olandan daha iyi kim bilebilir ki yetimliği? Dünyanın en çok şehidi kimdeyse, en çok yetimi de ondadır. Göz yaşı silmek alışkanlığımızdır. Bu adam ancak bu toprakta yetişir. Bu toprak bin yıldır bu yüzden şehit bahçesidir. Dağlarca seslensin o bahçenin kan kırmızı güllerine. “Allah bir nefes gibi yakın / Gökyüzü bir nefes kadar uzakta / Gidecektir kainatın son zerresine dek / Hürriyetiniz, bu toprakta.”iktidar-dergisi.jpg

Savaştan önce eleştirmemek ne kadar ihanetse cephe açıldıktan sonra eleştirmek o kadar ihanettir. Bizde heykel yok derler. Doğrudur. Fakat Türk ne zaman konuşacağını, nerede susacağını bilen bir tahammül heykelidir. Şimdi “sus” mu diyorlar? “One minute”ten sonra? “Dünya beşten büyüktür” dedikten sonra? “Dünya birden de büyüktür” dedikten sonra? Yanlış zaman, yanlış insan. Yanlış, çok yanlış.

Vicdan mı demiştim? Evet. Vicdan. Dünyanın vicdanı. Vicdan kanar, arkadaş. Türk dediğin kan bağışını sadece Kızılay’a yapmaz. Hilalin gölgesi altında her yer Türk’ün gazi gazi, şehit şehit dünyaya kan bağışı yaptığı birer insanlık cephesidir. Dünyaya kan bağışı yapan vicdanın adıdır Türkiye. Memleket yani. Nâzım’ın şiirini yazdığı: “Memleketim / sen dünyanın en güzel / en haklı kavgalarından birini yapansın / Ve ben o kavgayı / ve ben seni sevenim.”

Türk Türk deyip durdum ya, siz onu, ister Kürt diye okuyun ister, Boşnak, ister Laz, ister Arnavut. Türk dediğim, vicdandır. Kanayan bir vicdan. Dünyanın vicdanı.

http://turkiyedeiktidardergisi.com/yazarlar/turkiye-dunyanin-vicdanidir/

Bu yazı toplam 1188 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Net Gaste | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0264) 278 54 50 | Faks : (0264) 278 54 50 | Haber Scripti: CM Bilişim