• BIST 91.840
  • Altın 188,263
  • Dolar 4,7866
  • Euro 5,5613
  • Sakarya 28 °C
  • Kocaeli 26 °C

SÜRGÜN MÜ? DEĞİL Mİ?

Bayram Akyüz

Bu hafta Cuma akşamı sohbetlerinde Yazarlar Birliği Sakarya şubesi olarak eğer kandil gecesine denk gelmemiş olsaydı, hep birlikte Merhum Mehmet Âkif Ersoy’u konuşuyor olacaktık.

Konu buraya nasıl geldi?

Bir hafta önceki sohbetimiz sırasında Merhum Mehmet Âkif Ersoy’un Mısırda ki günleri sürgün müydü? değil miydi? Bahsi geçince araştırmacı yazar Sayın Ali Çetinkaya hocamız ‘sürgün olduğuna dair bugüne kadar bir bulguya rastlamadığını söyledi.’

Oysaki benim bu güne kadar ki bilgim Milli Şairimizin on bir yıl süren (1925-1936) Mısır’daki hayatının bir sürgün gereği olduğu, aksinin düşünülemeyeceği yönündeydi.

Beni bu düşünceye iten sebeplerden biri istiklal marşındaki;

“Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”

Bu satırların yazarı, canından üstün zikrettiği toprakları bırakıp da başka diyarlarda huzur bulabilir miydi? Sebepsiz vatan toprağını bırakıp gurbetin acı şarabından içebilir miydi?

Mısırda yazmış olduğu başka bir şiirinde bakın bu topraklara olan özlemini;

“Çöz de Ya Rab, yükümün kör düğüm olmuş bağını,

Bana çok görme, nihayet bir avuç toprağını!”

Bu dizeleri tahminim odur ki, vatan hasreti ona ilham etmiş olmalı.

Gazeteci Feridun Kandemir’in Âkif’in yurda döndükten sonra Yedigün gazetesi için Milli Şairimiz ile yapmış olduğu 1 Temmuz 1936 tarihli mülakatında Âkif’in ona söylediği;

-“Mısır’dan üç gecede geldim. Bu üç gece, otuz asır kadar uzun sürdü. Orada on bir yıl kaldım, fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırdım.”

Şimdi soruyorum!

Baytarlık okulunu birincilikle bitiren, birinci meclise mebus olarak giren, üç dil bilen Milli Şairimiz sebepsiz bir şekilde ülkesinin dışında yaşar mıydı?

Diyebilirsiniz ki sürgün edildiğine dair herhangi bir vesika var mı?

Yoktur. Kimine göre gönüllü sürgün etmiştir kendisini. Arkadaşı Şefik Kolaylı’ya söylemiş olduğu şu cümle gidişinin belki de ana gerekçesidir.

-“Arkamda hafiye gezdiriyorlar. Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum. İşte bundan dolayı gidiyorum”

Mısır yılları 1925-1936 tarihleri arasında olması Merhum Şairimizin belki de yapılan inkılapların bazılarına muhalif olmasından kaynaklanıyor olacağı düşünülebilir.

Onun Mısıra gidişini Ömer Hakan Özalp “Firaklı Nâmeler-Akif’in Gurbet Mektupları” kitabında;

-“Âşikâr bir gerçek vardır ki Akif, hak ettiği halde emekli maaşı alamamakta ve aynı zamanda hükümet tarafından takip ettirilmekteydi” diye yazmış.

Hasta yatağında yattığı süre içerisinde binlerce insan ziyaretine gelmiş, son günlerine tanıklık etmiştir. Ziyaretine gelenlerden Hakkı Tarık Milli Şairimize:

-“Üstat, dün akşam Gazi hazretleriyle beraberdik. Sizden sevgiyle, sitayişle bahsetti. Güzel sözler söyledi. Ve hatta ‘dikkat buyurun sözlerime’ kendilerine hissi adavetim (düşmanlığım) yoktur. Eğer olsaydı, Türkiye’ye dönmesine müsaade etmezdim, İstiklal Marşı’nı da kaldırırdım” dedi.

Bu cümlelere Milli Şairimizin cevabı şöyle olmuş;

-“Hakkı Beyefendi! Hatırlar mısınız? Biz Gazi’yle harp sahasında ön saflarda beraber gezdik, beraber yürüdük. Kendisini Meclis’te sonuna kadar destekledik. Bu böyleyken Gazi hazretlerinin adavet kelimesini telaffuz etmesine hayret ettim. Beni memlekete sokmayabilirdi, lütfettiler, kendilerine minnettarım. İstiklal Marşı’na gelince, işte onu kaldıramazdı. Nasıl kaldırırdı ki! Melis’te ilk okunduğu gün, Tunalı Hilmi hariç, herkes ayakta dinledi, kendileri de dâhil. İstiklal Marşı bir daha yazılamaz. Kimse bir daha İstiklal Marşı yazamaz, ben de yazamam. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.”

Şiirleri ile yeri göğü inleten Milli Şairimiz aslında belki de bu topraklarda ‘Sessizce Yaşayan’ ender insanlardan biriydi.

Öylesine mütevazı bir hayat yaşamıştı ki, gömüldüğünde bir mezar taşı bile yoktu. 1873 Yılında İstanbul’da başlayan hayatı 1937 tarihinde yine İstanbul’da ebedi istirahatte çekilmesi ile dünya seyahati son bulmuştur.

Tabutunun üzerindeki Türk Bayrağının hikâyesi; Tıp öğrencilerinden Mecit Bumin anlatıyor.

-“O gün arkadaşım Mithat Müdüroğlu ile birlikte Beyazıt Kütüphanesi’ne gidiyorduk. Vakit erkendi. Kütüphanenin açılma saatini, tam karşısında bulunan Küllük denilen kahvelerin birinde oturarak bekliyorduk. Sulu kar yağıyordu. Tam bu sırada caddeden tek atlı bir araba geçiyordu. Arabacının yanında fesli bir genç oturuyordu. Yükü, örtüsüz bir tabun olan araba cami kapısına yöneldi. Tam bu sırada ikimiz birden kalkıp önlerine koştuk. Fesli gence sorduk, ‘Bu tabut kime ait?’ Delikanlı bize şöyle bir baktı ve, ‘Bu tabut Mehmet Âkif Bey’e aittir. Hemen tabutu arabadan aldık ve hürmetle musalla taşının üzerine usulü ile yerleştirdik. Gördüğümüz eksiklikler için Kapalıçarya’ya daldık. Bir büyük bayrak ve raptiye alarak döndük. Bayrağı büyük naşın üzerine örttük.”

Aynı gençler tarafından Âkif’in ölüm haberi Üniversite duyurulmuş ve on bin kişilik kalabalık bir topluluğun iştiraki ile Beyazıt Camiinde cenaze namazı kılınmıştır.

Mezarı Üniversite gençliği tarafından toplanan paralar ile dört yıl sonra 1940 yılında yaptırılmış olup, kabri Edirnekapı mezarlığında bulunmaktadır. Cenazesine devlet erkânından katılan olmamıştır.

Nur içinde yatsın.

Yeni bir tartışma açmak niyetinde değilim. Sürgün konusunda ısrarımda yoktur. Karar yüce Türk Milletinindir.

Şu da bir gerçek ki, zaman merhumu dikkate alınmadan şu haklı bu halklı diye ahkâm kesmek zannımca doğru değildir.

Ruhu şad olsun…

Kaynak;

“Elemim Bir Yüreğin Kârı değil! Mehmet Akif Albümü”

“Firaklı Nâmeler-Akif’in Gurbet Mektupları”

Bu yazı toplam 1119 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Net Gaste | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0264) 278 54 50 | Faks : (0264) 278 54 50 | Haber Scripti: CM Bilişim