• BIST 104.539
  • Altın 163,366
  • Dolar 3,9376
  • Euro 4,6999
  • Sakarya 5 °C
  • Kocaeli 1 °C

Sofuoğlu yine gündeme oturdu

Sofuoğlu yine gündeme oturdu
Sakaryalı Tarihçi Prof.Dr. Ebubekir Sofuoğlu, yine çok önemli bir yazı kalame aldı. Fikriyat’ta yayınlanan makale şimdiden birçok kimsenin ağzının açık kalmasına neden oldu.

Ülke TV’ de konuşulan konuları Fikriyat’ daki köşesinde kaleme alan Sakarya Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından Prof.Dr. Ebubekir Sofuoğlu yine gündemde.

1000 Yıllık geleneklerin nasıl kullanıldığını, kimler tarafından kullanılarak, siyasi malzeme yapıldığını kaleme alan Sofuoğlu bu yazısı ile de Ankara’da ve Türkiye’de gündeme oturdu.

 

İşte, Sofuoğlu’nun o yazısı…

DİB-FETÖ Raporu Hakkında-1

Öncelikle, birazdan sıralayacağımız ciddi-düzeltilebilir mahzurlarına rağmen yine de böyle bir rapor hazırlandığı için kaleme alınmış olması hiç yoktan iyidir. Çok olmasa da bir miktar zahmet çekilerek bir rapor ortaya konulmuş. Bunların hiçbirini yok saymak uygun bir tepki olmayacaktır. Fakat çok daha iyisi olabilir, birazdan sıralayacağımız yanlışları içermeyebilirdi. Bu kısa açıklamadan sonra raporu birkaç açıdan değerlendirmek mümkün olacaktır. Bunlardan biri olarak raporu teknik açıdan değerlendirmek gerekecektir.

 

TEKNİK AÇIDAN RAPOR

Bu açıdan bakıldığında ilk hatalar karşımıza çıkmaktadır. Evvela, toplam 140 sayfa hazırlanan raporun kapak sayfası bile, metin sayfası gibi 1. sayfa olarak değerlendirilmiştir. Hatta kapak kabilinden 1 değil 2 sayfa kullanılmış bunlar da metine dahil edilir gibi kitap-rapor gövdesinden sayılmıştır. Son derece amatör hazırlanmış ve istisnai kitap-raporların haricinde hiçbir kitap-raporun kapak sayfası 1.sayfa olarak değerlendirilmemiştir. Kapak sayfası bir yana kitap-raporun jenerik, içindekiler hatta çoğu zaman giriş, takdim yazıları bile kitap-raporun asıl sayfaları arasında yazılmaz.

Kendi yayınevinde belki de yüzlerce kitaba imza atan DİB'in bunu bilmemesi mümkün değildir. Çoğu zaman kitap-raporlar da jenerik, içindekiler hatta çoğu zaman giriş, sunuş içeren ilk sayfalar roma rakamları gibi farklı numaralandırmalar kullanılarak kayda geçirilir. Burada böyle yapılmamış, ilk defa kitap yazan biri(ler)nin kaleminden çıkmış gibi kapak sayfası 1.inci sayfa olarak belirlenip rapor öyle numaralandırılmıştır. Bu haliyle raporun sunulduğu kamuoyuna en hafif ifadeyle saygısızca davranılmış, ayıp edilmiştir.

Bundan başka raporun sahibi belli değildir. DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu diye bir kurul sahip olarak belirlenmiş ama bu, ilmi usullere göre bazı istisnaların dışında kabul edilir bir yöntem değildir. Bu haliyle Rapor sahipsizdir. Raporun ilmi sorumluluğunu üstlenecek tüzel kişiler değil özel kişiler olmalıdır ki bu isimler yoktur. Bu haliyle de kamuoyuna ayıp edilmiştir.

Öte yandan, rapor 140 sayfa görünse de jenerik, içindekiler hatta çoğu zaman giriş, sunuş içeren ilk sayfalar ve sonuç içeren 20 sayfa çıkarıldığında metin kısmı 120 sayfaya düşmektedir. Giriş, sunuş, sonuç içeren 8 sayfa metinden sayılsa bile ( ki normalde sayılmaz) metin 128 sayfa olarak karşımıza çıkmaktadır ki personel mevcudu 118 bine yaklaşan DİB gibi bir kuruma böyle bir metin yakışmamış olsa gerektir.

Raporu bu şekilde değerlendirmem çok da şık değil gibi gözükse de bu açıdan da bakmak zorunda olduğum için bunu da yazayım müsaadenizle ki sayfalar şişirilircesine kullanılmış, metin, adeta kabarık gösterilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, değerlendirmeler geniş geniş yazılmaya böylelikle de yeni yeni sayfalara taşırılmaya çalışılarak sayfa sayısı kabartılmaya gayret edilmiş, çoğu zaman çok küçük sayfalar tam sayfadan sayılarak metin ancak 140 sayfaya ulaştırılabilmiştir.

Elbette yine de bir düzen içerisinde çoğu zaman yarımdan daha az tam sayfa olarak sayılan sayfalar peş peşe getirilmiş olsaydı bu metin çok daha sınırlı büyüklükte kalacaktı. Başlarken söylediğim gibi, metin hakkında söyleyeceklerim sadece şekli özelliklerinden ibaret değildir ancak bu özellikleri ile bile göz doldurmadığını belirtmek zorunda olduğum için bunları yazıyorum.

Devleti, yaptığı darbe ile ele geçirmeye çalışan FETÖ Terör Örgütü hakkında koskocaman DİB'in söyleyecekleri 128 sayfa mıdır? Bütün Dünyayı ahtapot gibi sarmış ve ulaştığı her yerde İslam'ı istismar eden bu terör örgütü hakkında DİB'in söyleyecekleri bu kadar mıdır yani? Böyle, son derece sınırlı bir raporu, Din İşleri Yüksek Kurulu, hazırlayanlar, DİB, kendine yakıştırabilmekte midir?

Öte yandan jeneriğinde belirtilen bilgiye göre böyle bir raporun kaleme alınması kararı 12.07.2017'de alınmış, elime geçtiği tarih 26.07.2017 olması üzerinden yürüttüğüm bir tahminle 20-25.07.2017 civarı yayınlanmış olmalıdır. Benim elime geçiş ve kararının alınış tarihini bile temel alırsak rapor 14 günde hazırlanmış görünmektedir. Bu durumda alel acele hazırlandığı izlenimi kuvvet kazanmaktadır. Bu şekilde hazırlanış usulü açısından da raporun DİB ve Din İşleri Yüksek Kuruluna yakışıp yakışmadığını kamuoyunun dikkatine sunmak istiyorum.

Bu haliyle adeta hazırlanmış olmak için ortaya konulan rapor, hem kamuoyundan hem de Raporu isteyen Cumhurbaşkanlığı Makamından(elbette şahsımın vereceği bir karar değildir) bir saygı beklememelidir. Hatta dahası bu haliyle DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu gibi koca koca kurumlar yapa yapa böylesi son derece sınırlı-sığ bir rapor kaleme aldığı için hem Kamuoyuna hem de Raporu isteyen Cumhurbaşkanlığı makamına yine en hafif ifadeyle ayıp etmiştir.

Koskocaman DİB'den ve ona bağlı Din İşleri Yüksek Kurulundan çıka çıka böylesi amatör özellikleri bile zor taşıyacak rapor mu kaleme alınabilmiştir. DİB ve Din İşleri Yüksek Kurulu'nun başka işleri vardır da bundan dolayı mı böylesi bir raporu kamuoyuna sunabilmişlerdir. DİB ve Din İşleri Yüksek Kurulu gibi koca koca kurumlar ne iş yapmaktadırlar. Bu rapor teknik haliyle bu kurumlara yakışmamıştır.

Şimdi gelelim bu raporu ilmi açıdan değerlendirmeye.

 

İLMİ AÇIDAN RAPOR

Bu kısımda değerlendirmelere geçmeden önce yanlış ya da kasıtlı anlaşılmalara meydan vermemek için bir takım açıklamalar yapmamız icap etmektedir. Çünkü, İslam'ı istismar ederken FETÖ'nün kullandığı bazı Tasavvufi usullerin doğru olduğu ya da kişiye has olduğu söylenerek FETÖ'ye arka çıkıldığı düşünülme ihtimali oluşabilecektir. Konuyu şu örnekle daha iyi açıklayabiliriz sanırım. Bir bıçak düşünün. Bu bıçağın, katilin elinde öldürme aleti iken iyi niyetli bir doktorun elinde hayata bağlama aracı olarak kullanıldığını herkes bilmektedir. İşte bu meyandan başta İslam'ın kendisini istismar eden FETÖ, Hadis, Peygamber Efendimizin(S.A.V) hayatı ve şahsını, tüm İslam ilimlerini istismar ettiği gibi Evliyaullahı ve Tasavvufu da istismar etmektedir.

Tabiatiyle FETÖ'nün yaptığı bu istismar, dinimize, Peygamber Efendimiz(S.A.V)'e, tüm İslami İlimlere halel getirmez, getirmemelidir. Çünkü, istismarcının istismarı, o ilmi usulü tartışmaya açmaz, açamaz, açmamalıdır. İslam Tarihi, bu türden istismarlarla doludur. Eğer bu istismarların, Dinimizin, Peygamber Efendimiz(S.A.V)'in ve tüm İslami İlimlerin tartışmaya açılmasına kayıtsız kalınsaydı, ortada dinimize ait hiçbir şey kalmazdı. Tarih boyunca istismarlara karşı dik durulduğu gibi bugün de bu türden istismarlara karşı, bu tür ilimler ve kurumlar korunmalıdır, muhafaza edilmelidir.

Bu bağlamda FETÖ de diğer İslami söylem ve köklerini olduğu gibi Tasavvufi söylemi de istismar etmeye çalışmış, onun söylemiyle de fitnesini yaymaya çalışmıştır. Nasıl, ayet ve hadisleri istismar ettiğinde Ayet ve Hadisleri feda etmeyecek olmamız/etmememiz gerekiyorsa, Tasavvufu istismar ettiğinde de Tasavvufu da feda etmemeliyiz. Ya da FETÖ bir Ayeti ya da Hadisi istismar ettiğinde "bu Ayet bu Hadis kirlenmiştir" deyip istismar edilen Ayet ve Hadisleri biz de feda mı edeceğiz. Nasıl Ayet ve Hadisleri feda edemeyeceksek İslam Tarihinin ve İslam İlim Tarihinin en önemli kurumlarından olan Tasavvufu da feda etmemeliyiz.

İşte bu noktada tıpkı bıçak örneğinde olduğu gibi kullanılan usul/alet(yani bıçak) doğrudur fakat ortada koskocaman bir istismar vardır. Bu istismar da usul/aleti yanlışlamaz ama bu da FETÖ Nemrudunu haklı çıkarmaz. Yani DİB raporunda FETÖ değerlendirmesi yapılırken onun kullandığı Tasavvufi söylem ele alınmış ve istismarı ortaya konulmuştur. Buraya kadar bir sorun yoktur. Fakat FETÖ'nün kullandığı Tasavvufi söyleme o kadar vurgu yapılmıştır ki eleştiri okları FETÖ istismarından çok Tasavvufun üzerine yoğunlaşmıştır.

FETÖ'nün yaptığı NEMRUTVARİ istismar asla kabul edilemez. Fakat, adeta bir FIRSATÇI gibi FETÖ istismarı gerekçe gösterilerek Tasavvufun, tarikatların eleştiri oklarına maruz bırakılması da kabul edilemez bir durumdur. Zira Tasavvufu ve Tarikatları ortadan kaldırırsanız, İslam Tarihi, Türk-İslam Tarihi, Orta Asya İslam Tarihi ve Orta Asya Türk Tarihi, Selçuklu Tarihi, Osmanlı Tarihleri ve benzerlerinin tamamını tartışmaya açarsınız. İşte bu nokta, içinde korkunç bir tehlikeyi barındırmaktadır. Herkesin nefret ettiği FETÖ istismarını fırsat bilip Tasavvuf ve Tarikatları ve söylemlerini tartışmaya açmak onlar eliyle tarihte oluşmuş muazzam yapıları da ortadan kaldırıcı bir sonuç verecektir. Çünkü Tasavvuf ve Tarikatlar, temelindeki sevgi ve aşk metoduyla hem İslam ve Fetihlerin hem de fetihler sonrası hayatın dizaynı konusunda başta Osmanlı ve Selçuklu olmak üzere tüm İslam ve Türk Devletlerine muhteşem destekler vermiştir.

Zira Osmanlı, ele geçirdiği yerlerde dirlik ve düzeni ancak, Temelinde Tasavvuf ve Tarikatların desteği olan İSTİMALET SİSTEMİ ile kurabilmekteydi. Bu İSTİMALET SİSTEMİ ki düzeni sağlama konusundaki ahengiyle, geçmişte birçok milletin ve birçok ülkeden araştırıcının dikkatini çekmiştir ve halen aynı ilgiyi üzerinde tutmaya devam etmektedir. İSTİMALET SİSTEMİ üzerinde var olan bu Uluslararası ilgiyi görebilmek için de daha başka birçok ilmi kaynağın yanı sıra Osmanlı Devletinin resmi arşivinde bu konuda çalışan yabancı araştırmacıları görmek sanırım yeterli olacaktır.

DİB'in bunu kasıtlı olarak yapacağını düşünmek istemiyorum. Tasavvuf ve Tarikatları ortadan kaldırırsanız Şeyh Edebaliyi, Hacı Bayramı Veliyi, Akşemseddin Hazretlerini, Emir Buhariyi(Emir Sultan), Hz. Mevlana'yı, Hoca Ahmet Yeseviyi, Hacı Bektaşı Veliyi, Yunus Emreleri, Fuzulileri, Bakileri, Sarı Saltuku, Ahileri, Yeniçerileri(tartışmalar bir yana), Alperenleri, Dervişleri, Anadolu Erenlerini, Derbend-Menzil teşkilatlarını, Vakıfları, Fütüvvet Teşkilatındaki Erenleri ve daha birçok kurum ve yapının tamamını tarihten silmek zorunda kalırsınız.

 

TARİH İLMİNİN EN ÖNEMLİ KONULARI ARASINDADIR

Başta Osmanlı ve Selçuklu olmak üzere Türk Tarihini, İslam ve Türk Tarihini, Orta Asya Türk ve İslam Tarihini Tasavvuf ve Tarikatlardan bağımsız düşünemezsiniz. Tüm bu kurum ve tarihlerin tam ortasında duran Tasavvuf ve Tarikatlar FETÖ Fitnesi üzerinden, DİB'in ele aldığı bu raporda bir fırsatçı mantığı içerisinde asla hak etmedikleri suçlamalarla karşı karşıyadır. İlk ve en önemli suçlama ise onların İslam ve Türk Tarihi kaynaklı olmadıkları Hint Mistisizmi, Taoizim vs yerli olmayan kaynaktan beslendikleri şeklindedir ki bu ithamın hiçbir şekilde geçerliliği yoktur, bu ithamlar ilmi desteklerden de yoksundur. Var olduğu iddia edilen destekler de doğru değildir.

Bunu iddia etmeye devam edenler ise Tasavvuf ve Tarikatların hangi yönlerden Çin ve Hint Mistisizminden esinlendiklerini MADDE MADDE ortaya koymaları ilmi mecburiyet gereğidir. Çin ve Hint Mistisizmi ile kuracakları zorlama benzerlikler asla delil olacak nitelikte değildirler. Bir kez düşünün lütfen, hangi grup olursa olsun, Türkiye'de Çin ve Hint Mistisizmini örnek alan bir örnek var mıdır ki Tasavvuf ve Tarikatlar örnek alsın. Türkiye'de dışarıdan bir şey ithal edilecekse ilk bakılacak yer Batıdır. Batının dışında Doğu'dan, Kuzey'den, Güney'den alınmış bir tek örnek mi vardır da Tasavvuf ve Tarikatlar da bu geleneğin peşinden gitsin. Nerede görülmüştür Çin ve Hint'in örnek alındığı. Eğer hala ısrar ediliyorsa, iddia edenler bu örnekleri TEK TEK, SOMUT SOMUT VERİLERLE bunları sunmaları zorunluluğu vardır. Küçük benzerlikleri asla örnek olamazlar.

Bu meyanda hiçbir suçu günahı yokken FETÖ Fitnesi ile benzeştirilmeye çalışılan Tasavvuf ve Tarikatları daha iyi anlayabilmek için Tasavvuf ve Tarikatlara kısaca bir göz atmamız yerinde olacaktır.

 

TASAVVUF-TARİKATLAR

Osmanlı Devleti'nin, belki de bunu hayal bile etmeden küçük bir beylikten muazzam bir imparatorluğa nasıl ulaştığı önemli bir sorudur. Nasıl olmuştu da Osmanlı, kendisinden daha büyük beylikler varken, onların arasından, Anadolu Türk birliğini sağlayıp, oradan da bir cihan imparatorluğuna yükselmişti. İşte bu sorunun cevabını, devleti bu boyutlara getirmiş olan sisteminde aramak daha doğru olacaktır.[1]

İncelendiği zaman devleti bu denli güçlü ve istikrarlı yapıya kavuşturan sistem, Osmanlı'ya başarıyı nasıl yakalattığının cevabını verecek, Üç kıtaya yayılmasında kendisine yapısal destek veren Osmanlı'nın sisteminde, en önemli kurum olarak da Tasavvuf-Tarikatları öne çıkaracaktır.[2]

Tasavvuf-Tarikatlar, Osmanlı'nın gerek yeni fethettiği yerlerde, gerek daha önceden beri[3] elinde tuttuğu yerlerde halkı devlete ısındırma fonksiyonları icra ediyorlardı. Bu, onların tek fonksiyonu değildi. Ancak bu özellikleriyle halkla devlet kaynaşmasının en önemli merkezlerinden biri haline gelmişlerdi. Devlet sorun gördüğü bölgelerinde Tasavvuf-Tarikatları kullanıyor, tekkeler vasıtasıyla oranın sosyalleşmesini sağlıyordu. Tasavvuf-Tarikatlar da devletin kendilerine olan taleplerine olumlu cevaplar veriyorlar, devletin istedikleri yerlerde tekkeler açıyorlar, oralarda faaliyetlerde bulunuyorlardı.[4]

Bu bağlamda Sarayın tekke ve zaviyedekilere gösterdiği yoğun ilgiden de istifade ederek dervişlerin istedikleri yerlerde kurulan tekkelerden başka, devletin gösterdiği yerlerde kurulan tekkeler de vardı. Bunların yeni fethedilen yerleri şenlendirmek, askeri ve idareyi kolaylaştırmak, iç ve dış turizmin ve ticaretin engellerini ortadan kaldırmak, fikir ve mal naklini sağlamak, ahlaksızlıklara doğru yolu, ümitsizlere kurtarıcı eli uzatmak, dolayısıyla siyasi ve sosyal hayatı kuvvetlendirmek gibi gayelerle, mühim noktalarda, tenha, korkunç, hatta yağmurlu ve karlı havalarda tehlikeli olabilecek bölge ve geçitlerde vazifelerini sürdürmüşlerdi.

Bugün Türkiye'nin dördüncü büyük şehri haline gelen Bursa'da, Orhan Gazi Zaviyesinin yapıldığı yıllarda, ikindiden sonra yanına adam varamayacak kadar ıssız olduğu bilinmekteydi. Orta Avrupa'dan Malezya'ya, Kuzey Afrika'dan Kafkasya'ya, Hazar'dan Varna'ya kadar uzanan topraklarda bu tip tekke ve hangâhlar kanalıyla devlet düzenini sağlamanın önündeki engeller ortadan kaldırılmıştı.[5]

Tasavvuf olgusuna sahip "pir" adı verilen kurucu şeyhlerin çevresinde tekke-zaviyelerde ortaya çıkan tarikatlar, sivil karakter taşıyan birer sosyal ünite durumunda idiler. Vakıf organizasyonu sonucu varlıklarını sürdüren şeyh aileleri, belirli bölgelerde, özellikle kırsal kesimlerdeki küçük kasabalarda önemli taraftar kitlesine sahiptiler. Zaviyelerin idaresine subaşı ve diğer askeri, idari amirler karışamazdı. Bu yüzden idari ve mali bağımsızlığa sahip birer birim olmuşlardı. Şeyhlerin ve dervişlerin, dini lider olmalarından dolayı, halk üzerinde ayrı bir nüfuzları vardı. Halil İnalcık'ın derviş ve sultanı analiz eden incelemesinde belirttiği gibi; Kutbul Aktab/İnsanı Kâmil felsefesinin yeryüzündeki temsilcisi olarak kabul edilen abdallar özellikle Yörükler/Türkmenler arasında büyük itibar sahibiydiler.[6]

Türkmenler arasında nüfuz ve itibar sahibi olan tekkeler, aynı zamanda Osmanlı'nın diğer yerlerinde de etkindiler. Osmanlı sistemini yeni fethedilen yerlerde halka benimsetmedeki başarıları, devletin girdiği bölgelerde, daha uzun kalmasını sağlıyordu.[7] Hiç ortak bağları olmadığı farklı milletlerden, farklı dinlerden oluşan yeni fethedilmiş Osmanlı Avrupası'nda bile Tasavvuf-Tarikatlar, fonksiyonlarını icra ediyor, çalışmalarıyla, çekingen, ürkek yeni Osmanlı vatandaşlarını istimâlet[8] denilen bir propaganda yöntemiyle devlete kazandırıyor, onları eski yöneticilerinden kopararak Osmanlı'yı sevmelerini sağlıyorlardı.[9]

Sosyal bir devlet olarak tanımlanabilecek olan Osmanlı, halkının taleplerine önem verir, onları yerine getirmeye çalışırdı. Halkının taleplerini iaşe[10], adalet prensipleri çerçevesinde dikkate alır, gerçekleştirilmesi için imkanlarını seferber ederdi. Halkının taleplerini yerine getirmekte titiz davranan Osmanlı, çok önem verdiği tekkelerin, tarikatların taleplerinde daha fazla titiz davranmaktaydı. Çünkü Osmanlı'ya göre tarikatlar ve tekkeler halkına ulaşmakta kendisine çok büyük destek veren birer kitle iletişim araçları konumundaydı. Halkına en kolay ulaşmanın yollarından biri, belki de en önemlisi olarak Tasavvuf-Tarikatlar, devletin mesajını halka ulaştırma fonksiyonlarını yerine getirmeye çalışıyor, devlet-toplum arasındaki iletişimin kurulmasını ve bunun sorunsuz bir şekilde devam ettirilmesini sağlıyordu. Devlet-toplum arasındaki ilişkiler körler-sağırlar diyalogundan kurtuluyor, bir etkileşim köprüsü kuruluyordu.[11] Böylece de mesajların devletten vatandaşa, vatandaştan devlete karşılıklı olarak ulaştırılması devletin ve vatandaşın neredeyse her anından karşılıklı olarak haberdar edilmesi süreci başlatılmış oluyordu.

Tasavvuf-Tarikatlar, devletin mesajını vatandaşına bir emanetçi gibi sadece ulaştırmakla kalmıyor, o mesajının ruhunu da vatandaşın zihnine, gönlüne yerleştirmeye çalışıyordu. Devletin yönetim anlayışını ve esprisini kavrayan tekkeler, devletin mesajını da bu anlayış çerçevesinde halka benimsetiyordu.[12]

Mesajın iletilmesi, sadece bir emanetin alınıp bir yere bırakılması gibi bir postacıvari görevden ziyade, bir eğitim süreci gibiydi. Devletin önceliklerini kavrayan tekkeler tıpkı bir eğitmen gibi halkı bir süreç içinde eğitiyorlar ve devletin istediği ortalama bir vatandaş tipinin ortaya çıkmasını sağlıyorlardı.[13]

Devletten vatandaşa doğru bir köprü, bir iletişim aracı, devletin mesajını bir eğitim süreci içinde halka ulaştıran bir eğitim kurumu hüviyetinde olan tekkeler, bu fonksiyonlarını tam tersi istikamette de iki yönlü olacak şekilde işliyorlardı. Yani devletten vatandaşa doğru köprü konumlarını, vatandaştan devlete doğru iletiyorlar, bu kez vatandaşın devlete olan itaatinin bir anlamda şartlarını devlete sunuyorlardı. Devletin toprakları içinde sözleşmenin diğer tarafının, yani vatandaşın taleplerini iletiyor, vatandaşla devlet arasında bir konsensüs oluşturulmasının zeminlerini hazırlıyordu.

Tekkelerden gelen talepler bir de bu açıdan değerlendirilmeliydi. Çünkü Osmanlı'ya göre Tasavvuf-Tarikatlar, halkın önüne konulmuş çağdaş mikrofonlar gibiydi. Tekkelerden gelen talepler sadece tekkelerin talepleri olarak kalmamakta, aslında halkın talepleri gibi değerlendirilmekteydi. Bu yüzden tekkelerden gelen talepleri cevaplamak, tekkelerin hayat şartlarında iyilik yapmak, yine halkın isteklerini yerine getirmek gibiydi. Bu yüzden Osmanlı, tekkelerin taleplerine, onların kurumsal yaşantılarını sürdürmelerine hayati önem vermişti. Bu çerçevede Osmanlı, tekkelerin kendisinden yerine getirmesini istediği bazı talepleri ile ilgilenmekteydi.

Öte yandan Anadolu'nun tekkeler eliyle Müslümanlaşması ve Türkleştirilmesinden başka, Osmanlı'nın toprakları arasında olan Balkanlar da büyük oranda tekkeler eliyle Müslümanlaşmış ve Türkleştirilmişti. Bu tür fonksiyonları icra eden tekkeler de çok çeşitli tarikatlara, çok çeşitli silsilelere mensup tekkelerdi. Bu çerçevede, Bektaşiler, Halvetiler, Sadiler, Nakşiler, Mevleviler, Rıfailer, Balkanlarda bu tür hizmetleri yerine getiren tarikatlardan bazıları idi. XII. Yüzyıl'da Orta Asya'da ve Türkler arasında Yeseviye, Orta Doğu ve Araplar arasında Rıfaiyye tarikatı yaygınlaşırken, Kadiriyye de Irak başta olmak üzere İslam Dünyasının her tarafına yayılmaya başladı[14].

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Net Gaste | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0264) 278 54 50 | Faks : (0264) 278 54 50 | Haber Scripti: CM Bilişim