• BIST 105.268
  • Altın 163,439
  • Dolar 3,9604
  • Euro 4,6498
  • Sakarya 5 °C
  • Kocaeli 5 °C

Mehmet Ceviz isimli okurumuzun Almanya’dan gönderdiği yorum yazısı…

Mehmet Ceviz isimli okurumuzun Almanya’dan gönderdiği yorum yazısı…
AKP-F. Gülen cemaati gerginliği - ilkesel duruş – Yorum

Duyarlı bir fert, ilgili bir okur ve takipçiniz olarak son zamanlarda cereyan eden gündemdeki hadiseler ve memleket meseleleri ile ilgili müsaadenizle bu manalardaki bakış açımı, yer yer eleştiri ve değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.

Uluslararası insani yardım kuruluşu olan ve Türkiye'nin şefkatli eli, sıcak yüzünü dünyada temsil eden IHH aşağıda sıralamaya çalışacağım bazı gerekçe ve sebeplerden dolayı terörize ve kriminalize edilmek istendi.

Israil Dışisleri Bakanı Avigdor Lieberman "IHH bizim için büyük bir tehdittir" ifadesinde bulunduktan 2 gün sonra IHH'ya karşı uluslararası boyutta bir linç ve karalama kampanyası yürütülmeye başlandı.

Üzülerek ifade ediyorum ki bu kara propagandaya maalesef Gülen cemaati basın-yayın organları da dahil oldu.

IHH'nın da organizatörlerden birisi olduğu Mavi Marmara hadisesi Israil'i köşeye sıkıştırdı, kurulduğu günlerden itibaren uluslararası hukuku hiçe sayarak, onunla adeta dalga geçerek uyguladığı acımasızca, imha ve sindirmeye yönelik devlet zorbalığı ve terörünü dünya kamuoyu gözü önünde bir kez daha ifşa etti, ucu kendisine de dokunan yaptırımlara maruz bıraktı, en önemlisi mahşeri vicdanlarda bir kez daha mahkum oldular.

Bu bir başarı teşkil etmez mi, zalime zalim, Kediye Kedi demek lazım değil midir?

Bunlar denilmediği takdirde zalim kendisini daha da haklı görmeye, fiiliyatlarını meşru saymaya, amiyane tabirle kendisini "dev aynasında" görmeye, gittikçe daha da "fıravunlaşmaya", azgınlaşmaya başlar.

Onun içindir ki "Haksızlık karşısında susana" dinimizde ve diğer semavi dinlerde en ağır ifadelerden birileri kullanılmıştır, bunlar boşu boşuna söylenmiş veciz cümleler değillerdir.

Bu bağlamda Başbakan Erdoğan'ın "One minute'i" çok şey değiştirdi, terör estiren Israil devletine sınırlarını gösterdi, çünkü onlar böyle haykırışlara, itirazlara alışık değillerdi, dünya siyasetçileri ve insanlardan genelde gördükleri ve yaşadıkları hep alkış, hep alkıştı, yani şakşakçılıktı.

Firavun ve Nemrutlar'da bu menfi tutum ve davranışlardan dolayı azmışlardı, ta ki cenab'ı Allah karşılarına Hz. Musa'ları ve Ibrahim'leri çıkarana kadar.

Esedler'ler, Saddamlar'ler, Gaddafi'ler, Mübarek'ler, Suud Kralları, Kim Yong Un'lar da hep bu şakşakçıların, haksızlıklar karşısında susmayı tercih edenlerin yüzünden firavunlaştı, zalimleştiler, haddi ve evrensel kanun kurallarını da çiğneyerek, aşarak.

Bir Hak ve Hakikat dostu, bu manada yiğit, birçok şeyi göze almış, serdengeçti olan bunların karşısına çıkmaya, bunlara ciddi manada karşı durmaya, sesini yükseltmeye cesaret edemedi, etmedi.

Tam aksine tüm bu zorbalıkları, fenalıkları, insanlık dışı tutum ve fiilleri karşısında hep alkışlandılar, sırtları sıvazlandı, kendilerine methiyeler dizildi.

Halk tabiriyle de böyle kel'e de böyle takke.

Yani bu yaşanan musibetler o zaman daha az bile, çünkü bazı insan ve çevreler maalesef sözden pek anlamıyorlar, illa hissetmeleri, acı çekmeleri, musibetler görmeleri lazım ki, 1000 nasihattan evla olsun, akılları başlarına gelsin.

Hani bir çocuk hep hırsızlık yaparmışta Annesi ona buna rağmen daima iltifat eder, oğlum iyi yaptın, eline koluna sağlık dermiş.

Sonra bu çocuk gittikçe daha da azgınlaşmış, büyük hırsızlıklar ve soygunlar, gasplar içerisine girmiş, yaşı da ilerledikçe daha büyük çapta vurgunlara, çalmalara çırpmalara yeltenmiş, bu esnada demek kanda dökmek, cinayetlerde işlemek mecburiyetinde kalmış ki, bunu günün birinde eninde sonunda yakalamış ve adalet önüne çıkarmışlar, orada davası görülmüş ve o zamanın şartlarında en ağır cezalardan birine, idama mahkum etmişler.

İnfaz gerçekleşmeden önce son isteği sorulmuş.

O da dünyadan son isteği olarak Annemi yanıma getirin, onu son bir defa dünya gözüyle görüp, öpüp koklamak istiyorum demiş.

Hakimde son isteğini kabul etmiş, Annesini bulup huzuruna getirmişler.

Annesi onu tutuklu halde görünce şaşırmış ve irkilmiş, hemen oğluna doğru koşmuş, onu sarıp kucaklamış, hasret gidermiş.

Annesi kendisine bu hal vaziyet nedir diye sormuş, oğlu da 'Anne durum bundan bundan' ibaret demiş ve son istek olarak seni öpüp koklamak arzusundayım, daha doğrusu dilinden öpmek istiyorum demiş.

Tabii bu ifade karşısında Anne oldukça mahçup olmuş, utanmış ve şaşırmış, oğlum olurmu böyle şey, bu nasıl iş, bari yanağımdan öp demiş.

Oğlu ise ısrar etmiş ve ben dünyadan son isteğim olarak seni dilinden öpeceğim demiş.

Anne yüreğide oğlunun son isteğini geri çevirip kırmak istemez ve dilini uzatır.

Oğlu ona yanaşır ve kıvrak bir hamle ile Annesinin dilini tutup kopartır.

Etrafindakiler bu sefer bir derece daha şaşarlar, gördükleri manzara karşısında hayret ve dehşetler içinde kalırlar.

Kendisine neden bunu yaptığını, buna neden tenezzül ettiğini, hikmetini sorarlar.

Cevaben o da şöyle der:

Ben bu hırsızlık serüvenime küçük yaşlarda başlamıştım, her yaptığım hırsızlık bana tatlı gelir ve sonrasında bir önceki cürümün daha büyüğüne girişirdim, her fiilimi eve gelip Anneme anlattığımda Annem beni daha da cesaretlendirir, iltifat eder ve oğlum iyi yapmışsın derdi.

Bende bundan güç ve destek alarak her geçen gün hırsızlık ve suçların çapını biraz daha ilerletir, genişletirdim, daha büyük soygun ve vurgunlara, daha büyük gasp hareketlerine girişirdim.

Bu kriminal serüveni ve yolun sonunda işte katil oldum, bu müşkül durumlara düştüm, idama mahkum edildim ve öldürüleceğim.

Eğer Annem beni baştan beri, küçüklügümden beri tatlı diliyle, güzel sözüyle, alkışlamalarıyla, hal ve hareketleriyle beni desteklemiş, teşvik etmiş olmasaydı, beni uyarmak, ikaz etmek, kendince cezalandırmak yerine söz ve hareketleriyle cesaretlendirmiş olmasaydı ben şimdi bu durumlara düşmüş olmayacak, idamdan hüküm giymeyecek, bu ağır cezaya çarptırılmayacak ve normal yaşantıma devam edecektim, o yüzden ona ceza ve intikam olarak bunu yaptım der.

Yani haksızlık, cürüm, zalim ve zorbalıklar karşısında susuldumu nasıl dilsiz şeytan olunuyormuş, nasıl o suç ve cürümlere ortak ve destek olunuyormuş üstteki yaşanmış hadise ve Kıssa'dan da gayet iyi anlayabiliriz.

- Hz. Ibrahim ateşe atılmak istendiginde bir Karınca ile ibret'i alem için şöyle bir muhabbeti geçer.

Karınca'ya sorar, bu ağzındaki su ile bu devasa ateşi nasıl söndüreceksin diye.

Karınca'da kendisine mealen şu cevabı verir:

"Bende biliyorum bu ateşi bu ağzımdaki küçük su ile söndüremeyeceğimi ama yarın ruz'i mahşerde cenab'ı Allah bana sorduğunda Ibrahim'im ateşe atıldığında neredeydin, niye ona yardım etmedin diye, o zaman cevaben kendi imkan ve azmimle bu ateşi söndürmeye çalıştım, bu uğurda canla başla mücadele ettim, elimden geleni yaptım ama lakin muvaffak olamadım diyebilip, bu vebalin altından bu şekilde kalkabilmem için." der.

Işte halk arasında "Karınca kararınca" deyimi buradan gelmektedir, bu Kıssa bize bir ibretlik hadise olarak nakledilmiştir ve buradan çıkarabilecek birçok dersler vardır.

Derslerin birtaneside haksızlık, zalimlik karşısında Karınca kararınca da olsa karşı durabilmek, yerine göre zalimin, katilin yüzüne sen suçlusun, zalimsin diyebilmek, bunu haykırabilmektir.

Bu zaman da Kediye Kedi diyemeyenlerin kanaatimce bu konuda Erdoğan'a suçlama getirme hakları da yoktur.

Erdoğan'ın o çıkışı ve Mavi Marmara hadisesinden sonra Israil ile ilişkilerimiz büyük ölçüde sekteye uğramış, yavaşlatılmış, durma noktasına getirilmişdir:

- Israil ile ortak askeri tatbikatlar iptal edilmiş

- Askeri ve savunma alanında işbirliği durdurma noktasına getirilmiş

- Israil ile su projemiz vardı, buraya Kıbrıs üzerinden su götürülecekti, bu bazı şartlara bağlanarak durdurulmuştur

Bu ara Israil'in ve bölgenin, buna Kıbrıs'ta dahil su sıkıntısı çektiği, kuraklık yaşadığıda bir vakıa'dır.

Bu yüzden ve diğer bazı dini sebeblerdendir ki Israil Nil nehrinden Fırat nehrine kadarlık alanı hükümranlık alanına dahil etmek, buralara hükmetmek istemektedir, bu doğrultuda yoğun çabalar sarfetmekte, bunu ulusal bayrağına sembollerle betimlemiş olmakta ve bunu tüm dünyaya cesurca deklare etmektedir.

Bu tabii yine görmek isteyen gözlere, işitmek isteyen kulaklara, tabiri caizse 3 maymunları oynamak istemeyenlere.

- Israil'in denizden çıkardığı Petrol ve Doğalgaz Türkiye üzerinden Avrupa'ya ve diğer bölgelere nakledilip pazarlanacaktı, bu projede şartlara bağlanarak rafa kaldırıldı.

Ilişkilerin düzelmesi ve normalleşmesi Gazze'ye uygulanan insanlık dışı ve zamane Nazi toplama kamplarını andıran abluka ve ambargonun kalkmasına, Mavi Marmara kurbanları yakınlarına tazminata ve uluslararası sularda işlenen cinayetler için Israil'in Türkiye'den özür dileme şartına bağlandı.

Bunların birer kıymeti harbiyesi yoksa o zaman bu konuda daha söylenebilecek fazla birşey yoktur.

Yani Davos'taki o haykırış aslında bu gerçek manada haramilerin, hırsız, katil ve çapulcuların kağıttan kalelerini yıktı ve dünyaya bunların ne kadarda aciz ve zavallı bir millet, devlet olduklarını gösterdi.

Birçok şey psikolojik boyuttadır, insanlar kafa ve beyinlerdeki duvarları aşamıyorlardır.

Israil medya gücünüde arkasına alarak kendi lehine beyin ve zihinlerde ciddi bir pozitif algı meydana getirmişdi.

Elim Mavi Marmara hadisesi ve Erdoğan'ın çıkışıyla o algıya ciddi bir darbe vuruldu, tabiri caizse karizmaları çizildi, yara aldı.

Erdoğan'ın o yiğit ve cesur duruşu, hadiseler karşısında eğilip bükülmeyişi, lafı eveleyip gevelemeyişi, yerine göre Kediye Kedi deyişi birçok insanın bu manadaki kendi kabuğunu, dar kalıblarını kırabilmesi, kendi zihnindeki Israil fotoğraf ve algısını yırtabilmesine, bunu aşabilmesine vesile oldu.

Allah için bir fiiliyatta, hakkaniyette bulunulsun, gerisi Allah'a bırakılsın, o dost ve yardımcı olarak yeter, ondan sonra isterki insanlar ayıplasın, bunun pek de önemi ve kıymeti yoktur.

Yani burada bu haykırışı sorgulamak bile kanaatimce yanlıştır, bazı şeyler planlanmaz, o an ne doğru bulunuyorsa o yapılır, o anlarda dünyalık hesablar raftan kalkar ve biter, kişi cenab'ı Allah, tarih ve insanlık huzurunda yapması gerekeni yapar.

Bunu ancak yüksek iman sahipleri başarabilir, şakşakçılar asla.

Mısır'daki El-Ezher şıh'ları, şeyh'leri, sahte ve göstermelik alimler, hoca'lar, hacı'lar bunu asla beceremezler, onlara övmek, sırtları sıvazlamak, alkışlamak düşer.

Bırakalım onlar alkışlasın, övsün, methiyeler dizsin, göklere çıkarsın, yerden göğe sığdıramasın, mahsur görsün, tatlı göstersin, masumlaştırsın ama en azından vicdan sahipleri olan bizler o alkışı tutmayalım, dillerimiz bu zalimlere methiyeler dizmesin, onları övmeyelim, gerekçesi ne olursa olsun şakşakçılık yapmayalım yoksa birgün gelir beşeri adalet, İlahi adalet bizim o dilimizi, önümüzü de keser, bedenimizi de yakar, beladan belaya da salar, evlerimize ateşte düşürür, zelzeleler de verir, yuvalarımızı da yıkar, birlikteliklerimizi de bozar, birşey olmamıza da mani olur, yerin dibine de geçirir.

Bunlar geçmiş kavim ve insanların başına geldi, kutsal kitaplardaki Kıssa'lar da uzun uzadıya anlatılmaktadır, tabii yine görmek isteyen göze, işitmek isteyen kulağa, 3 maymunlara oynamayana.

Suriye meselesi zaten kanayan bir yaraydı, burada bi'taraf olunamazdı, bi'taraf olan bertaraf olur, taraf belirlemek zorunluluğu vardı, ya diktatör ve zalim Esed'den yana veyahutta ezilen, hakları gasp edilen, katledilen, işkencelerden geçirilien, yoksul bırakılan, sindirilen, korkutulan, baskı altında tutulan mazlum Suriye halkının yanında olunmalıydı.

Erdoğan ve Türkiye halkı doğru ve ilkeli olan son şıkkı seçti ve tercih ettiler.

Yan tarafdaki komşunda yangın varsa ve bu yangınada Esed'in diktatörlüğü, zalim ve zorbalığı sebebiyet verdiyse, yanlış tutum ve fiillerden vazgeçme belirtileri, buna dair eğilimler gösterilmiyorsa, ki bu zorba ve zalimane durum baba Esed'den beri on yıllardır devam ediyor, bunun bir şekilde bertaraf edilmesi, yıkılması, gayri meşru, gayri ahlaki, gayri insani tahtının devrilmesi, bu konuda gayretler sarfedilmesi lazımdı.

Yani azınlık hükümetinin çoğunluk karşısındaki tahakkumuna Erdoğan ve ekibi, Türk halkı destek verip, mahsur mu görselerdi?

Azınlık grubu çoğunluk üzerine tahakküm kurmuş, bunuda ilelebet devam ettirmek ve bir türlü koltuktan vazgeçmek istememektedir.

Bu zorbalık, Firavunluk değil de nedir?

Bu zalim tiran, diktatör ve şakşakçıları dialog ve hoşgörü ile de gitmeyecek, sahayı terk etmek istemeyeceklerine göre silahı dayatan bizzat Esed ve rejimi olmuştur, sivil halk ilk 6 ayda barışçıl bir şekilde protestolarda bulunmuştur.

Halkı kriminalize eden, sivillerin üzerine ateş açan bu katilin askerleriydi ve ondan sonra iş silahlı mücadele boyutuna dönüştü.

Yani burada suçu Erdoğana ve ekibine yüklemek hem fırsatçılık, hem kolaycılık, hemde zalimi meşrulaştırma, ona destek çıkma manasına gelir ki bundan imtina edilmesi lazımdır.

Şu son 17-25 Aralık siyasi-psikolojik harekata kadar Türkiye ve içinde bulunmuş olduğu siyasi coğrafya son 300 yılın en düşük faiz oranlarını gördü !

Faiz oranı Gezi ayaklanması öncesi Mayıs 2013'de yıllık 4,6% oranlarına kadar gerilemişti ve bunun 2,5% bantlarına kadar gerileyeceğine dair güçlü emareler vardı.

Tabii şimdi bu 17-25 Aralık siyasi-psikolojik operasyonlardan sonra bu oran 10%'da geçti.

Buna sebebiyet verenler, paralel devlet yapılanması, faiz lobisi, sömürücüler sevinebilirler, maksat hasıl olmuştur.

Demek akıllı müslümanın, akıllı insanın yapacağı iş buymuş, 'örnek müslüman' faiz lobilerine destek olmakla, onların kılıcını çalmakla olunuyormuş bu 'yeni' ve "reformcu" ictihatlara göre.

İsrail, Amerika ve Avrupa faiz lobileri, sermaye çevreleri tarfından bunun böyle görüldüğünden, onların bu duruma dair memnuniyetlerinden yana hiç şüphem yoktur, ama inananlar, vatandaşlar, insanlıkta bu durumdan memnun mu, memnun olabilir mi, işte orada ciddi şüphelerim var.

Yani sanırım bu manadaki Islami ictihatlar yeniden gözden geçirilmesi lazımdır, bu olsa olsa Light Islam, yani bazı çevrelerin savunup, dillendirdikleri reformcu Islam'ın yorum ve ictihadı, dialog ve hoşgörü sınırlarını baya baya aşmış olan Islam ictihatları olabilir.

Yani faiz oranlarının son 300 yılın en düşük seviyelerine geriletilmiş olması, gecelik enflasyonun 4000-5000% lerden, yıllık enflasyon 60-70%'lerden tek haneli rakamlara indirgenmiş olması, bu mudur bize batan, bu mudur bizleri rahatsız eden, bu mudur haramilik, bunun için mi beddualar, mülaaneler, hiç öncelerden görülmediği gibi celallenme, hiddetlenme ve öfkelenmeler?

Mavi Marmara olayı, Davos olayı, faizlerin rekor seviyelere, enflasyonun tek haneli rakama düşürülmesi, Esed'e karşı, diktatör ve darbecilere karşı duruşlar, Suriye halkının zorbalığa karşı direnişinin aktif desteklenmesi, bunların hepsi İsrail'i, Batı'yı ve faiz lobilerini rahatsız eden unsurlar, politikalar ve duruşlardır.

Bu tavır, duruş ve politikaların kendine bir dini cemaat kisvesini yakıştıran F. Gülen grubunu da ciddi manada rahatsız etmesi, onu temelden sarsması, bu konuları adeta kendi bekaa meselesine dönüştürmeye kalkması, bunun için ortalığı bu denli velveleye vermesi son derece düşündürücü ve manidardır!

Burada ciddi manada pozisyon ve duruş sorgulanması yapılmalıdır.

Öncelikli olarak gücümüz kendimize yeter, herkes önce kendi nefsini hesaba çekmelidir, bundan sorumludur, bundanda er veya geç hesaba çekileceğizdir.

Faizci'ye, bunlara yardım edenlere, destek olanlara, kol kanat gerenlere cenab'ı Allah ve Peygamberleri savaş açmışlarsa, bu Kuran'ı Kerim'de açıkca böyle belirtiliyorsa (bakınız Bakara Suresi 2:278-279), başbakan Erdoğan ve ekibi de bu faizcilere ciddi darbeler vurmuşlarsa, AKP iktidarı öncesi dönemden yıllık faizleri %90'larden Gezi öncesi Mayıs 2013'de%4,6'lara çekmiş ve bir sonraki aşamada %2,5'lara geriletme fırsatını yakalamışlarsa, bu faizcilerin üzerine üzerine gidiyor, bunlarla savaşıyor, tabiri caizse kelle koltukta mücadele ediyorlarsa, enflasyon tek haneli rakama indirilebilmişse, bir ilkeli ve dürüst Islami cemaate, herhangi bir cemaate, sivil toplum kuruluşuna, vatanını, milletini seven bireye, herhangi bir insan evladına düşen bu (uzun) adama ve iktidara, milli iradeye gölge etmek değil, hele hele beddua etmek hiç değildir, tam aksine destek olmak, bu mücadelelere yine Karınca kararınca katkı sunmaktır.

Marifet iltifata tabii dir.

'Gölge etme başka ihsan istemez' denmesi de herhalde bu durumlar için söylenmiştir.

Yani Allah'ın ve Peygamberlerinin savaş açtığı kişilerle, faiz lobileri, tescillenmiş ve suç dosyaları kabarık sömürgeci emperyalistlerle beraber millet ve ülke menfaatlerini gözetmeye gayret edenlere karşı yükleniliyor, saldırılıyor, bedduaların biri bin para, sözde mülaaneler, celallenmeler, hiddetlenmeler, ayak kaydırma çabaları, karalamalar, kasetler, komplolar, senaryolar, ittifaklar yapılıyor, siyasi-psikolojik harekatlara başvuruluyorsa, bel altı vurmalara yelteniliyor, yatak odalarına kadar giriliyorsa burada bir sözüm ona Islami cemaat, herhangi bir cemaat, sivil toplum kuruluşu ve birey kendi duruşunu ciddi manada sorgulaması lazımdır.

Büyüklerimiz 'körle yatan şaşı kalkar' demişler.

F. Gülen'in artık o diyarları biran evvel terkedip, bu hasreti bitirip anavatanına, baba ocağına dönmesi lazımdır, bu inandırıcılık ve samimiyet göstergesi olarak artık elzem olarak değerlendirilmektedir.

Paralel yapı hiyerarşiye bağlıdır, kendi içinde örgütlü, adeta askeri bir nizam, disiplin içerisindedir.

Birileri şeyhinin, hocasının, hacisinin sözünü amirininkinden üstün tutuyor, öncelikli olarak gönülden, belkide göbekten bağlı bulunmuş oldugu cemaatini referans alıp, öncelikli olarak onların direktif, emir ve görüşleri ile hareket ediyorsa, ve şeyhi, hocası, haciside ülke siyaseti ve politikaları ile ayrı düşmüs, arada ictihat farkları, yaklaşım farkları belirmişse, ki bu üstteki ifade ve yorumlardan, Gülen cemaatinin AK-Parti iç/dış politikalarına karşı tutum ve eylemlerinden de ortaya çıkıyor, işte o zaman iktidar icabında bu yapının inine de girer, bunu inceler, sorgular, yerine göre budar ve tasfiyesine de gider, bundan da tabii birşey yoktur.

Bu paralel yapılanma daha önceleride ordu ve yargıda vardı, o zaman da vesayetci çevreler buralarda yuvalanıyorlardı ve öyle görülüyor ki o zihniyet ve anlayış hala ısrarla mevcudiyetini korumak ve konumunu pekiştirmek istemektedir.

Demokratik siyaset üzerinde vesayetci yapılar, paralel yapılanmalar hangi taraftan olursa olsun asla meşru görülemez ve dağıtılmalıdır.

F. Gülen Türkiye de olmuş, olayları yerinde ve mahallinde inceleme imkanına sahip olmuş olsaydı, onunla birebir temas kurulabilip, istişarelerde bulunulabilseydi bu durumlar sanırım yine bu boyutlara gelmezdi ama şimdi bu cemaat yapılanmasının ucu biryerde CIA'e, MOSSAD'a, MI6'e, BND'lere dayanıyor, uzanıyor, bunlar bunu koruyup kolluyor, bunlar Islami tabirle "vali", koruyucu bilinmiş, Kuran'i Kerim'de bundan imtina edilmesi gerektiği bildirildiği halde.

Bu durum şüpheli ve kaygı vericidir, bu şer odaklarından etkilenilmemesi mümkün değildir, bu işin tabiatına terstir, bu gizli servisler bu oluşumu kontrol etmek, etkileri altına almak isteyeceklerdir, bunu kısmende olsa başarıyorlardır, cereyan eden olay ve hadiseleride incelersek bunu doğrular niteliktelerdir.

Yani bu fitnelerin biran önce bitirilebilmesi biryerde F. Gülen'in artık Türkiye'ye, anavatanına gelmesine endekslidir.

Bundan da şiddetle imtina edildiğine göre birileri bu sözde 'cemaat' kartını devam oynamak istemelerindendir, bunu yapacaklardır, huylu huyundan vazgeçmez, can çıkmadan huy çıkmaz, naif olmayalım.

Bu tehdit ve tehlikeler devam ettiği sürece Gülen cemaatine bundan böyle Türkiye ve dünyanın diğer bölgelerinde de kuşkuyla yaklaşılacaktır, bu 'paralel yapı' tesbit edilip ortaya çıkarılması durumunda tasfiyesine gidilecek, bu yapıyı ısrarla ayakta tutmak isteyenlere karşı uyarı ve cezalandırma mahiyetinde etkinliklerde bulunulacaktır, bu kaçınılmaz gözükmektedir.

Yani devletin, iktidarın burada bekle gör politikasını tatbik edecek zamanıda yok, lüksüde yoktur, çünkü görülebildiği kadarıyla mesele MGK gündeminede girerek bekaa meselesine evrilmiştir, hükümet ve devlet bu meseleyi biran evvel kontrol altına almaya gideceklerdir.

Hatta birileri Gülen cemaati Türkiye'deki mevcudiyetini yurt dışındaki okulların bekaası hatırına yakacağı, bunu feda edeceğini ifade etmekteler.

Bunun doğruluk mahiyetini bilemiyorum ama cemaatin şu son izlediği yol ve yordam bunu sanki doğrular niteliktedir.

Türkiye'de Gülen cemaati iktidarla, millet ve devletle bu kavgaya devam eder, bu açmazı büyütme yoluna giderse, yurt dışında da, dünyanın diğer bölgelerinde de işinin zora girmesi kaçınılmaz gözükmektedir, bunu da zaman gösterecektir.

Mehmet Ceviz

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Net Gaste | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0264) 278 54 50 | Faks : (0264) 278 54 50 | Haber Scripti: CM Bilişim