• BIST 98.631
  • Altın 227,890
  • Dolar 5,7865
  • Euro 6,7031
  • Sakarya 16 °C
  • Kocaeli 15 °C

“Lale devri” mi, “lale devrimi” mi?

Cihat Zafer

Türkiye, Kapıkule’den başlayan bir ülke değildir. Bu şu demektir, Sarp sınır kapısıyla sona eren bir ülke değildir Türkiye. Türkiye sınırları belli olmayan tek ülkedir. Siyasi olarak da böyledir bu, coğrafi olarak da, kültürel olarak da. Ne ekonomisi altın rezerviyle ölçülebilir bu ülkenin ne de gücü silahla. Türkiye’nin üzerindeki gökyüzünün genişliği, bu göğün altına denk gelen yüzölçümünü de kendinden büyük yapar.

Türkler eskiden beri daima biraz Göktürk’türler. Türklerin gökle ilişkileri benzeri olmayan bir bağlılıktır. Toprakla ilişkileri de öyle. Vatanlarına diktikleri bayrak direklerinin uçlarında ay ve yıldız olması boşuna sanılmasın. Türkler için ay ve yıldız nasıl önemliyse, liderlerine, komutanlarına, ermişlerine verdikleri adlar da öyledir. Ertuğrul’lar, Orhan’lar, Selim’ler, Atatürkler, Erdoğan’lar anıt olarak seçtiğimiz isimlerdir. Akşemseddin’deki “şems” de boşuna değildir, Ahi Evran’daki “evran” da. Şems, güneş. Şemsi- Münir, Allahın sonsuz nuru. Sevgili. Evran, biçme, ölçü, mikyas.

Ankara Türkiye’nin başkentidir. Sincan da Ankara’nın bir ilçesinin adı değil mi? Evet ama tek Sincan Ankara’da değil. Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nin başkenti Urumçi'de Sincan Kapalı Çarşısı var. Doğu Türkistan’da. Çin’de yasak olan bayrağının bizim bayrağımızdan tek farkı renginin gök mavi olması. Orada bir Ankara daha var ayrıca. Hindistan’la Rusya’nın arasındaki yüksek topraklarda. Tarih kadar coğrafya da tekerrürden mi ibaret? Türkler için öyle. Atatürk’ün genç cumhuriyetinin özel ilgisi var Türk tarihine. Şuurludur.

Türklerin siyasi tarihi bir devlet tarihidir ve bu tarih, siyasetle savaşın, inançla kültürün birbirinden ayrılması neredeyse imkansız yansımalarıyla aslında bir uygarlaşma tarihidir. Göktürkler kadar Uygurları da okumalıyız. Uygurları yani “uygar”ları. Denebilir ki Mete Han’dan Attila’ya, Gazneli Mahmud’dan Kılıçarslan’a, Osman Gazi’den Mustafa Kemal’e kadar dünyanın yarı tarihi de Türklerin uygarlaşma tarihinden ibarettir.

Bu büyük derslerle dolu tarih içinde Tanrı Dağları’ndan Beştepe’ye dek sürekli ve tutarlı bir devam çizgisi görmemek için dar düşünmek yeterlidir. Ulus’taki ilk meclis binasının Beştepe’deki külliyenin 1920 şartlarındaki başlangıç modeli olduğunu görmek için iki yönetim merkezinin fotoğraflarını alt alta koymak yeterlidir. Beştepe, ilk meclis binamızın kendi dönemine “uyarlanmış” halidir.

Timur, hepsi zaferle sonuçlanan on yedi seferle yirmi yedi ülkenin hakanına baş eğdirdi. Attığı oku yüzük deliğinden geçiriyordu. Savaştan kalan zamanını okumaya, büyük alimlerden ders almaya ayırmıştı. Üç yüz kişiyle on bin kişilik bir orduyu yenecek bir strateji dehasıydı. Ayağından yaralandığı ve yürürken aksadığı için adının sonuna Fars dilinde "topal" anlamına gelen "lenk" sıfatı eklenen Timurlenk, Türkçe'nin, Türk sanat ve kültürünün Fars kültürünün baskısı altında yok olup gitmesini önledi. Yıldırım Bayezid'le savaşmıştır ama tarihçiler Timur'un son ana kadar savaşı başlatmamak için, Yıldırım'ın ise başlatmak için gayret gösterdiğini de yazıyorlar.

Timur’un Ankara ovasında yendiği Yıldırım Bayezid’in devleti Fetret Devri’ne girdi. Osmanlılar, tam da bir cihan devleti olmaya hazırlanırlarken Timur’a feci şekilde yenilmişler, sadece meydan muharebesini ve padişahlarını değil kurumsallaşmak üzere olan güvenlerini de kaybetmişlerdi. 1402’de Ankara’da bir bozgun yaşamışlardı. Sonra? Osmanlılar, Türkler için çok da uzun sayılmayacak bir süre sonra İstanbul’u fethettiler. Timur’a yenildikten elli bir sene sonra, 1453’te Konstantin’in şehrini Bizans’tan aldılar ve Fatih’in arkasında Ayasofya’da Cuma namazı kıldılar.

Kulağına, unutmayacağı bir dersi hatırlatması için gerçek bir küpe de takan Yavuz Selim’den ve onun ağzına kadar altınla doldurduğu devlet hazinesinden sonra Sultan Süleyman’la Viyana önlerine kadar gitti Türkler.

Gelgelelim, insan aklını keskinleştiren muazzam üniversitelerin, kütüphanelerin, rasathanelerin, insan gönlünü yumuşatan harikulade tekkelerin, dergahların yerini tekrar bilgilerin ezber edildiği medreseler, menkıbeler ve hamaset aldı, devlet kademelerinde yozlaşma ve çürümeyle birlikte ordunun teknolojisi ve imanı geriledi, rüşvet ve ahlaksızlık, tembellik ve liyakatsizlik kol gezer hale geldi. Koçi Bey’in meşhur risalesinde detaylarını okumak mümkün. O derece ki, bir Avrupa kralının hediye gönderdiği mobilyalı şahane müzik dolabı, ortaçağda bilimin ayakta kalmasını sağlayan Farabi’nin, Biruni’nin, Harizmi’den Ali Kuşçu’ya kadar dünya bilim tarihinin yıldızlarından payını alamamış bir şeyhülislamın “İçinde şeytan var, yoksa nasıl çalabilir kendi kendine” fetvasıyla balta ile kırıldı, paramparça edildi.

Lale Devri denilince aklınıza çiçek bahçelerinde, Sadabad deresi kıyılarında gezen kaplumbağalar ve onlar ağır ağır yürüdükçe sırtlarındaki mumların titreyen ışıklarının geldiğini biliyorum. Yalan yanlış tarihlerden okuduklarımıza göre israf ve sefahatten başka bir şey yokmuş zannettiğimiz bu dönemde okumaya, yeni fikirlere, Avrupa’ya açıldık. İlk Türk matbaası İbrahim Müteferrika ve Sait Efendi tarafından kuruldu. Tulumbacı Ocağı (itfaiye) kuruldu. Yalova’da kağıt fabrikası açıldı. İlk kez çiçek aşısı uygulandı. Enderun ve Yeni Camii kütüphanesi açıldı.

Erdoğan’ın “millet kıraathaneleri” vaadini bunlardan bağımsız sanmayın. Aşırı harcamalar, lüks ve israf, maliyenin bozulması gibi şikayetleri de hatırlayalım. Lale devrinde İstanbul surları onarılmıştır. Bugün TİKA’nın dünyanın dört bir köşesindeki restorasyonları ve açtığı su kuyularının bile tartışma konusu olması da tesadüf değil. Bu dönemde İran dışında savaş yapılmadı. Kütüphaneler açıldı. İstanbul’da bir kumaş fabrikası ve çini atölyesi kuruldu. Kiralık bir ayaklanmacı, Patrona Halil, çoğu esnaf yeniçerisi ayaklanmacılarla birlikte isyan etti. İstanbul’u yağmaladılar. Kasırlar, köşkler, bahçeler tarumar edildi. Sanayileşme hamlesi durdu. Yenilenme ve ilerleme için Tanzimat’ı beklemek zorunda kaldık. 

II. Mahmud’un ıslahatlarını II. Abdülhamid’in devrimleri takip etti. 1876’da Kanun-i Esasi kabul edildi. Tanzimat Fermanı’yla başlayan anayasal devlet anlayışı geldi. Cumhuriyet, Türklerin özgürleşme ve demokratikleşme çabalarının önemli bir aşamasıdır. 

Demek ki devlet yönetiminde yenilenme - tecdid Erdoğan’a has bir maceraperestlik değil. Bir mecburiyet. Türkler mecbur kalmadıkça ne devlet idaresinde değişiklik yapıyorlar ne de devleti yöneten liderde.

II. Mahmud da, II. Abdülhamid de, Atatürk de tıpkı Erdoğan gibi Türklerin daha müreffeh bir hayat sürmesi mücadelesinin kahramanlarıdır. Cumhuriyet, ilk yıllarında bir “tek adam” cumhuriyetidir ama bu diktatörlükten çok tam bir “diktatörler çağı”nda güçlü lider gerçeğinden ibarettir. Bugün Erdoğan için de özellikle Avrupa’nın ve Amerika’nın “tek adam” ve “demokrasi dışı“suçlamaları tesadüf de değildir, objektif de.

Rusya ile ilk defa bu kadar yakın ortaklılar kuruluyor. TANAP başlı başına bir husumet meselesidir. Yerli silah yapımı ve üretimi. Dünyanın en büyük on projesinin altısının Türkiye tarafından yapılmış olması. Üçüncü havalimanı, köprüler, Marmaray, Avrasya tüneli, hızlı tren ağları. Üçüncü tüp geçitte raylı sistemin de olması. Kanal İstanbul. Nükleer Santral. Yerli uçak, gemi ve otomobil. Mega sanayi bölgeleri.

Erdoğan “millet kıraathaneleri” diyor, “millet bahçeleri” diyor. Erdoğan’a yöneltilen eleştiriler içinde en haklı olanları beton ve kültürsüzleşme eleştirileri değil miydi? Toplumda günden güne artan ahlaki erozyon eleştirisinde bu beton çılgınlığının ve kültürel icraatların kalkınmanın gerisinde kalmasının payı yok muydu? Muhalefet fazla küçümsüyor ama Erdoğan “yeşil” ve “kitap” öneriyor.

Terör belasından arındırılmış bir doğu, Kürtlerin Türkiye’yle savaşmadığı bir doğu. “Biz anlaştık” derse Türklerle Kürtler? “Şimdi bir daha bakalım şu petrol işine, doğalgaz işine, şu enerji koridorlarına” derse? ABD ne diyecektir? Avrupa ne diyecektir? Hiç düşündünüz mü? Fetret devrinin bittiğini düşünün. İstanbul’un yeniden fethedilmesi demek olmaz mı bu?

Hangi partiye, hangi lidere oy verdiğiniz, verdiğiniz oyun rengi büyük resimde görünmeyecektir. Su akacak ve yatağını bulacaktır. Yükümlü olduğumuz şey, kendi sınırları dışında da insanlık ve adalet sınırlarını muhafaza etmeye, korumaya, savunmaya çalışan ve yanında kendisinden başka kimsenin olmadığı Türkiye’ye vefamızı kaybetmemektir.

Lale devrinin lalelerinden sonra aklımızda kalacak olan belki de Erdoğan’ın “lale devrimi” olacaktır. Erdoğan İstanbul’dan başladı Türkiye’yi yönetmeye. Erdoğan’ın çöp dağlarından ve su kesintilerinden kurtardığı İstanbul’da şimdi her bahar milyonlarca lale açıyor. Belki de muhalefetin sanki lale devrindeymişiz gibi Erdoğan’ı acımasızca suçladığı bu dönem “lale devrimi” dönemidir.

Elbette daha çok okumalıyız. Daha çok düşünmeliyiz. Daha çok hukuk, daha çok adalet, daha çok teknoloji, daha çok üretim demeliyiz. Daha çok kenetlenmeliyiz. Daha huzurlu, daha anlayışlı, daha eşit ve daha özgür bireylerden oluşmalı ülkemiz. Daha müreffeh ve daha uygar bir dünya devleti olmalıyız.

Bu demektir ki daha çok çalışacağız. Terleyeceğiz. Kendimiz için olduğu kadar bir “lale devrimi”nin sonuçlarını bekleyen dünyanın bütün mazlumları için. Türkiye’den başka dostları yoktur. Hiç olmamıştı. Bundan sonra da olmayacaktır.

Türkiye bu seçimle sadece kendi kaderini belirlemiyor. Dünyanın da geleceğini, kaderini belirliyoruz. Hep olduğu gibi. Türkiye sınırları belli olmayan tek ülkedir. Türkiye’nin üzerindeki gökyüzünün genişliği, bu göğün altına denk gelen yüzölçümünü de işte bu yüzden bir ülkeden daha büyük yapıyor.

Bu yazı toplam 1667 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Net Gaste | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0264) 278 54 50 | Faks : (0264) 278 54 50 | Haber Scripti: CM Bilişim