• BIST 94.887
  • Altın 244,793
  • Dolar 6,3500
  • Euro 7,4102
  • Sakarya 19 °C
  • Kocaeli 19 °C

Batıya minare ekleme sorumluluğu

Cihat Zafer

Sondan başa doğru yazalım. Türkiye son tahlilde batılı bir ülke ve devlettir. Attila’nın Hun akınlarına kadar gitmeye gerek yok, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri bal gibi batılı uygarlıklardır.

Türklerin doğuyla ve İslamla özdeşlikleri, Batıyla yüzyıllar süren mücadeleleri, Roma’dan önce karşılaştıkları Batı medeniyetiyle ilişkilerini, bu ilişki çerçevesinde alıp verdiklerini, Batıya, Avrupa’ya eklediklerini, kattıklarını ortadan kaldırmaz. Elbette Türkiye batılı bir ülkedir derken kendi kültürel ve manevi genetik kodlarını yok sayıyor değiliz. Dikkat çekmek istediğimiz şey, biraz da yönümüzdür.

Her fetih kendi değerini denemedir. İstanbul’un fethi, sadece İstanbul’un ne kadar değerli olduğunu değil, Müslüman Türklerin ne kadar değerli olduğunu da gösterir.

Yahya Kemal’in mısralarıyla söyleyelim. “Duydum, akıncı cedlerimin ihtirâsını, Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu…”

Şairin “Açık Deniz” şiirindeki “şimal” biz Türkler için rahatlıkla denilebilir ki yüzyıllar boyunca batı anlamına gelmiştir. Türkler, doğudan batıya doğru asırlarca süren bir büyük “koşu”nun adıdır.

Türkiye, Cumhuriyetle batılılaştı sanmak her şeyden önce Sultan Fatih’e, Mimar Sinan’a, yaşlı, yorgun ve muazzam kubbesi çöküp yıkılmasın diye minare ekleyip ayakta tuttuğumuz Ayasofya’ya, Avrupa’nın her yerinde birer mücevher gibi ışıldayan eserlerimize hakarettir.

Türkiye son bin yılını hem Batının kültürel temellerinin coğrafyası olan Anadolu’da hem de Viyana’ya kadar Avrupa’nın içinde geçirmiştir. Üstelik değer taşıyıcı, değer koruyucu, yeni değerler inşa edici olarak.

Krallarının birbirlerine ettiği zulmü padişah dedelerimizin durdurduğu günleri unutmayalım.

Batının Hristiyanlığı ve bizim Müslümanlığımız yüzlerce sene beraber yaşayabildi de şimdi ne oldu?

Bir Fransız horozunun erken ve akortsuz ötüşüyle Türkiye’nin siyasi ve sosyolojik lideri Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili öfke ve korkunun ne dereceye vardığını gördük.

Türkiye’nin Batıyla imtihanı kadar Avrupa’nın kendi değerleriyle imtihanı da söz konusudur.

Çok değil, yüzyıl evvel, “Avrupa’nın Hasta Adamı” denilen Osmanlı, başta fakir ve nüfusu kırılmış, güçsüz ve yorgun fakat şimdi para kazanmayı, harcamayı öğrenmiş, yetişmiş insan kaynağı ve genç nüfusunun fazlalığıyla göz dolduran bir Türkiye doğurdu.

Peki Batı ne doğuracak?

“Avrupa’nın Hasta Adamı” olma sırası yoksa şimdi Avrupa ülkelerinde mi? Sömürü ve ikiyüzlülüğün iyi bir “ebe” olmadığını hâlâ öğrenmedi mi Batı?

Zulmün gürbüz çocuklarının hayırsız evlatlar olduğunun farkında değil mi? Yaşlandığını ve koltuk değnekleriyle bile zor yürüdüğünü görmediğimizi mi sanıyor?

Avrupa’nın son yıllardaki (AKPM’nin son kararından sonra neredeyse ırkçı bir ötekileştirme kampanyasına dönüşen süreç) Türkiye karşıtlığı ve nefretinin sadece demokrasi sevdası, özgürlükler konusundaki iyiniyetli hassasiyetler ve hukukun üstünlüğüne saygı bağlamında izahı safdillik olur.

Eksiğimiz vardır, yoktur, değişir, düzelir, AB’ye gireriz, girmeyiz, AB kendi dağılır, toplanır, bunlar ayrı meseledir, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik olarak durdurulmaya çalışılması ayrı meseledir.

 

Avrupa’nın terör, 15 Temmuz darbe girişimi, referandum ve yeni hükumet sistemi sürecinde demokrat ve tarafsız bir tutum takınmadığı ortadadır.

Suriye, Esad, Mısır ve Sisi deyince Avrupa’lı karar vericilerin nedense miyoplaşıveren gözleri konu Türkiye ve Erdoğan olunca neden felfecir (velfecr) okuyor acaba?

Anlaşılan o ki, Türkiye ve Erdoğan, kıymetini belki ve ne yazık ki sonra anlayacağımız bir bilek güreşinde Avrupa’yı çok ama çok zorlamaktadır.

Trump’ın BM’den ezici bir çoğunlukla red karşılığı alan Kudüs çıkışı sırasında, olayların nereye gideceğini tedirginlikle merak edenler için “Müslümanların Kudüs’ünü geri alalım derken Kudüs’ün Müslümanlarını geri getirdiler” demiştik.

Gezi Olayları öncesi ve sonrasına…

17/25 Aralık saldırılarının öncesi ve sonrasına…

Bu saldırıların nihai noktası olarak FETÖ’nün 15 Temmuz alçak darbe girişimi öncesi ve sonrasına…

Türkiye’nin “Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi”ne geçişi oyladığı ve seçmenin “Evet” dediği 16 Nisan Referandumu öncesine ve sonrasına…

2019 seçimlerine yaklaşırken Milliyetçi Hareket Partisi ve AK Parti arasında kurulan Cumhur İttifakı’nın öncesine ve sonrasına…

ABD Başkanının “Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını” ilan etmesi, Türkiye’nin acil çağrısıyla İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerin, aynı Kudüs’ün başkentlik yaptığı Filistin Devleti’nin bağımsızlığını oybirliği ile kabulünü deklare etmesinin öncesine ve sonrasına…

BM Genel Kurulu’ndaki oylamada Trump’ın Kudüs kararını reddeden tasarının 128 ülke tarafından kabul edilmesinin öncesine ve sonrasına…

Son yüzyılın en kritik seçimlerine doğru hızla ilerleyen Türkiye’nin seçime “Cumhur İttifakı”yla gitmesinin öncesine ve sonrasına dikkatle bakmamız gerekiyor.

“One minute” ile başlayan haysiyetli duruş “Dünya beşten büyüktür” diyerek yani “Dünyanın kaderi beş ülkenin dudakları arasından çıkacak kararlara bırakılamaz” cümlesiyle devam etti ve sonunda “Dünya birden de büyüktür” deme noktasına geldik.

Elbette her sözün bir karşılığı, siyasal ve ekonomik bedelleri vardır, olacaktır.

Sezai Karakoç’un ifadesiyle “Tarihte her hareket, hep bir kişinin ayağa kalkmasıyla başlar.”

Erdoğan ayağa kalktı.

Bize düşen, Türkiye’nin elini güçlendirmektir. Erdoğan’ın bileğini güçlendirmektir.

Nasıl olacak bu?

15 Temmuz’da meydanı nasıl boş bırakmadıysak, 16 Nisan’da sandıkları nasıl boş bırakmadıysak, eğitimde, sağlıkta, kültürde, bilim ve sanayide, insan hakları ve özgürlükler alanında da Avrupa’nın şom ağzına laf vermeyecek biçimde çalışacak ve ilerleyeceğiz.

Diyelim ki, Batı, bu mücadeleden sıkıldı, “Ben sizin fakir mülteci sorunlarınızla mı uğraşacağım, hadi bana eyvallah” dedi ve Avrupalı zenginler atladı füzelerine toptan Mars’a taşındı. “Alın sizin olsun Avrupa” dedi. Nesi var nesi yoksa anahtar teslim bıraktı gitti.

Ne yapacağız?

Fabrikalarını daha verimli işletebilecek miyiz? Okullarını, kütüphanelerini, müzelerini daha kaliteli bireylerle doldurabilecek miyiz? Teknolojisini ilerletebilecek miyiz? Şehirlerinin düzenini, çevresini, tabiatını koruyabilecek miyiz? Avrupa’yı güzelleştirebilecek miyiz? Dünyayı yeniden doğru yönetilebilir bir hale getirebilecek miyiz?

Cevaplamamız gereken soru budur.

Daha önce cevapladığımız bir sorudur bu. Tarih bu soruya verdiğimiz şahane cevaplarla doludur.

“Avrupa bizsiz yapamaz, biz Avrupasız yapamayız” falan demiyorum. Biz Batı’nın da, Avrupa’nın da ta kendisiyiz. Dünyanın eskiden beri tam ortasındayız. Dünyanın merkezi biziz.

Türkiye ve Erdoğan, Avrupayla bilek güreşini kazandığında, bu galibiyet hem bize hem Batıya hem de bütün dünyaya ne kazandıracak?

Çalışacağımız ders budur.

Sadece Türkiye ya da sadece Doğu’nun mazlum halkları için değil Avrupalılar ve Batı dünyası için de çalışmalıyız bu derse.

Kolay değil ama başaracağız.

Liderlik ve cesaret var, hasta adam biz değiliz, bütün bir batı. Ne kalıyor geriye? Hakikatte birlik ve çok çalışmak.

Batı’ya minare ekleme sorumluluğumuzu yerine getireceğiz.

Ayasofya’yı yıkılmaktan nasıl kurtardıysa eklediğimiz minarelerimiz, Batı’yı da yıkılmaktan öyle kurtaracaktır.

İşimiz o minareleri dimdik ve dosdoğru dikecek Sinan’lar yetiştirmektir.

 

http://turkiyedeiktidardergisi.com/yazarlar/batiya-minare-ekleme-sorumlulugu/

Bu yazı toplam 1515 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Net Gaste | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0264) 278 54 50 | Faks : (0264) 278 54 50 | Haber Scripti: CM Bilişim